29. May, 2017

ya sen çal, ya da dans et''

Farkında mısınız bilmiyorum ama,
toplumsal mutabakat sağlanması gereken konuları bir yana bırakırsak eğer,
istemediğimiz hiç bir şeyin içinde, olmama özgürlüğümüz var bizim.Kullanırız veya kullanmayız ama, var o.
Bireysel olarak yaşantımız içinde gerçekleşen her şey, izin verdiğimiz ölçüde yer alıyor hayatımızda. Bir şeyleri gerçekleştirme biçimimizi sorgulamak, bu anlamda çok önemli. Çünkü bir yerde, kişisel erkimiz bu bizim.
Kişisel erk, hayatımız boyunca biriktirip, sahip olduğumuz bir olgu. Oluşumundaki en büyük rolü ise, yetişme şeklimiz alıyor. Bu yolculuk esnasında, belli bir yaşa gelinceye kadar, bize dayatılan öğretiler ve semboller var. Onlar beynimize mıh gibi kazınmışlar. Ebeveynlerimizce ya da çevremizce oluşturulan öğretiler bunlar.
Nasıl söylesem,
eğer kız çocuk olarak doğmuşsanız bebeklerle oynamanız öngörülüyor mesela. Tüm oyunlarda, ya gelin ya da anne oluyorsunuz. Gelin olmak şartmış gibi bir durum var çünkü. Ayrıca ‘’evde kalmak’’ diye bir deyim hiç durmadan etrafınızda dolaşıyor. Anne olabilmek için doğurmanız, nerede ise şart koşulur vaziyette.
Yok eğer erkek çocuksanız da,
silahlar ve arabalar var önünüzde. Ya damatsınız, ya şoför, ya da asker. Tabi ki bir de, aslan parçasısınız.
‘’Büyüyünce ne olacaksın?’’ soruları var, bitmek tükenmek bilmeyen. Diyelim ki siz kız çocuğusunuz. O soruya cevaben, ‘’dansöz’’ diyemiyorsunuz bir kere. Var sayalım ki dediniz? Bir şık, gülüşmelere neden oluyorsunuz. Diğer şık, evde uyarılıyorsunuz. Bir diğer şık ise, küçümseniyorsunuz.
Halbuki, tam da hayal gücünüz ile birlikte kendinizi keşfedeceğiniz zamanlardır onlar. Ama size ‘’peki neden dansöz ?’’ diye soran yoktur. Belki de siz o anlarda, bir çok akranınızın duyamadığı notaları duyup, kendi notalarınızda raks etme isteği içerisindesiniz. Belki de, kişisel erkiniz oluşmaya başladı bile. Çünkü o, nasıl yaşayacağımızdan başlayarak, nasıl ölmek istediğimize kadar olan, kararlarımızı oluşturan davranış şeklimiz bizim.
Toplum ve çevre dayatmaları ile erkiniz arasındaki çatışmalar başladı bile işte. Halbuki siz kendi doğrularınızı oluşturuyordunuz artık. Doktrinlerle vedalaşmıştınız. Değişiyordunuz. ‘’Kime göre? Neye göre?’’ diye bir sorunuz vardı artık.
Bazen bu yaşımda dahi, ciddi ciddi merak ediyorum ben. Dinlediğimiz müziği, aynı notalarla mı algılıyoruz bizler acaba?
Bu da nerden çıktı böyle diyeceksiniz şimdi. Şuradan çıktı efendim. Aynı müzik ile raks ederken hepimizin farklı bir temposu var çünkü. Biz buna ritim duygusu diyoruz belki ama, bana göre kişisel erkim o benim.
Aynı notaları duyduğumuz kesin. Bir şarkıyı toplu olarak dillendirirken anlayabiliyoruz bunu çünkü. Ama konu dans etmeye gelince, durum farklılaşıyor birden. İşte o zaman algılarımız ve özümüz tam olarak devreye giriyor. O ritim içinde, olmayan bir aksaklıkla raks edebiliyorsunuz mesela. Bu o anda, o müzik içinde duymayı istediğiniz başka bir tını bile olabilir aslında. Bu sizin hayal gücünüz bile olabilir. Yani kişisel erkiniz.
Diyelim ki çok yol aldınız. Koca bir birey oldunuz. Tabi ki bu arada, olan oldu. Sistemin sizden istediği her şeyi gerçekleştirdiniz. Evlendiniz, anne veya baba oldunuz. Hayatınızın belli bir bölümünde belki de kendinizi yok bile sayabildiniz.
Ama aynı zamanda öz benliğiniz ile bir birey olma iç güdünüz var sizin. Müziği sadece dinlemek istemiyorsunuz belki siz. Belki de o müziği çalan olmak istiyorsunuz. Ne bileyim belki de raks etmek istiyorsunuz. Var gücünüzle asılıyorsunuz hayata. Rasyonel düşünce sisteminizi oluşturdunuz. Dünyanın sınırlarının, düşünceleriniz kadar olduğu gerçeğini çözdünüz. Zaman içerisinde şablonlardan ve dayatmalardan yakanızı kurtardınız. Size sunulan o fasit daireden çıkmayı başardınız. Kendi erkinizi oluşturdunuz. Ve artık ‘’özveri ve fedakarlık’’ dediğimiz, bana göre diğer adı ‘’kendini yok sayma’’ olan o korkunç hastalıklı duruma da, dur diyebiliyorsunuz artık. ‘’Hayır’’ demeyi öğrendiniz siz.
Ama o da ne? Hay Allah… Şimdi de toplum çıktı karşınıza. Hiç durmadan kendi hakkında düşünmek yerine, sizin hakkınızda düşünen bir dünya insan.
Neden?
Çünkü, hepimizin algı kalıpları farklı. Düşünebilenlerimiz olduğu gibi, kendi hakkında bile düşünmeyenlerimiz çoğunlukta. Bu demektir ki, aslında onlar hiç düşünmüyorlar. Çoğumuz sadece varız işte. Yaşamıyoruz bile bu anlamda.
Halbuki insan, akıllı bir hayvan. Ve sizin ütopyanız var. O yüzden kendi haklarında düşünmek yerine, sizin hakkınızda düşünüyor onlar hiç durmadan. Onların ütopyası yok.

Ütopyası olmayan insanlar,
etraflarına bile bakmazlar çünkü.
Arabalarına atlayıp,
oraya, hayallerine doğru gaza da basamaz onlar o yüzden. O yüzden de hep razı durumundadırlar. Ona razı, buna razı, her şeye razı… Başka bir dünyaları yoktur çünkü.
Onlar insan doğasında bilinen tek gerçeğin, devinim olduğunu göremezler. Sadece kuramsal bilgilere dayanarak yaşarlar.
Farkında değillerdir belki ama, siz onların ütopyası olmuşsunuzdur çoktan.

Ve siz…

Onlar ne yazık ki sizin,
bazen ‘keşke’ leriniz,
bazen de,
her şeye rağmen,
‘iyi ki’ leriniz olurlar hep…

 

Ayşe Nurhan Karahan