27. Şub, 2017

önemli olan omurgadır...

Belli ki insan,

en çok kendisine yabancı. 

Ama yine belli ki,

insan sadece kendisinden kaçamıyor.

İdealler ise, çok ama çok tehlikeli.

Düşüncelerdeki bağlayıcılık ise,  

en büyük yük.

 

Güçlü bir yapıya sahip olamayan çoğu insanın,

altından kalkamadığı idealleri,

ve kendi yarattıkları sorunları ile başa çıkma yolları ,  

genellikle,  

ideallerinin tam tersi istikametine yönelmeleri, ya da sorunlarını görmezden gelmeleri  ile son buluyor.  Söyledikleri ile uyguladıkları farklı olan bir dünya insan modelleri yani.

Çareyi, kaçmakta buluyorlar onlar. Belki de bu bir tatmin ve rahatlama yöntemi.  Kendileri için güven tazeleme belki.  Belki bir kompleks. Kendinden kaçış.

 

Benliğin, kendi içindeki bu ve buna benzer yaman çelişkilerinin yarattığı baskı ise,

ilerleyen zamanlarda, bu insanların psikolojik bozukluklar yaşamalarına neden oluyor.

 

Bu süreç, en başta beyaz yalanlarla başlıyor.

En çok kimler yalan söyler, dikkat ettiniz mi hiç? Ben ettim.

‘’ Ben yalan söylemem’’ deme ihtiyacı duyan insanlardır, en çok yalan söyleyen insanlar. Bir bakarsınız ki, kendileri bile inanmış o yalanlarına.  İnanmak isterler çünkü, o onları rahatsız eder. Ve öz benlik mücadelesidir o, asılında başlayan.

Sonra da,  o doğrultuda oluşturulmaya çalışılan saçma sapan yaşam felsefeleri. İşte tüm bunlar bir tür bilinçaltı oyunları.  Hiçbir şeyi tamamlamayan düşüncelerinin esareti bir anlamda.  

Ama hiçbir şey aklınızı tutkulu bir şüpheden keskin kılamaz. O yalanlar  mutlaka gün yüzüne çıkarlar.

 

Sonra ki aşama,

vicdan muhasebeleri. O karma karışık zihin içinde, acıma duyguları ile vicdani duyguların birbirine karıştırılmasıyla, aslında olmayan duygularının varlığının kabul zorunluluğu başlar bu defa. Çünkü artık başa çıkılamıyordur o hastalıklı ruhla. Kabul, her zaman işi kolaylaştırır. Ama kabul verilen düşünceler hastadır bu defa…

Onlar, bu karmaşık ve hasta zihinle, hep bir şeyleri unutmuş gibidirler. Unuturlar da zaten. Çünkü korku ve huzursuzluk ruhu kemirir. Korku anında algı kalıpları olduğu gibi yer değiştirir. İhtimal dahilin de bile olmayan şeyler, olağan görünmeye başlar o andan sonra. Artık o bir zamanlar, beğenmedikleri Türk filmleri tadında yaşamaya başlarlar, her duyguyu . Çünkü bilinç haberdar olduğu hiçbir şeyi unutmaz. Ulaştıkları her tatmin anında, başka bir arzunun tohumunun hayalini kurarlar. Ebedi tatminsizlik kısaca.  Her şey için mantıksız da olsa, hep bir nedenleri vardır.

Ne istediklerini bilirler, ne de ne aradıklarını. Tamamen hastalıklı düşünceler ve duygular üretimi ile süren davranışlar zinciri böylece devam eder.

Bir adım sonrası ise,

kendini olduğundan farklı gösteren insan profilleri. Çift kişilik sorunları.Ve bu yükü taşıyamayıp,  sırtındaki diğer kendisini, üzerinden atmak için psikolojik sorunlar yaşayan insan modeli.  Ve doktor yardımları.Tabi ki de bununla beraber, onlar yüzünden yara alan bir çok insan. Dürüstlük, güven ve insan olmanın erdemlerine vakıf kendisini korumayı bilmiş, günahsız bir dünya insan.

Ve debelendikçe bu batağa daha çok saplanan hasta profili . Çünkü o andan sonra istedikleri tek şey, kendilerini rahatlatma onların. O yüzden çok rahat yalan söyleyebiliyorlar. Onlara göre bir nedeni olan her yalan masum çünkü.  Zira bu bir hastalık.

İletişim önemli belki ama, insanları tahlil etmek için, söylediklerinden çok, yaptıklarını izlemek sanırım en doğru yol. Denge ise en önemli şey.

 

Bir teknenin en önemli yeri neresidir bilir misiniz?

Denizciler çok iyi bilirler.

Bir teknenin en önemli yeri omurgasıdır.  Tekne iskeletinin altında bulunan ve baştan kıça uzanan, üzerine diğer bütün elemanların inşa edildiği temel yapı o çünkü.   Tüm yükü o taşır.

Omurgası sağlam bir teknede,

zaman içinde gövdede tahribat olmuş olsa bile,

bazı müdahaleler ile iyileştirme her zaman mümkündür.

Ama omurgada hasar veya yanlış bir imalat var ise,

işte o zaman iş çok zor. Çünkü her zaman sorun var o teknede. Tamiri de imkansız gibi bir şey. Zira omurga imalatın tam da başlangıç noktası aynı zamanda..Omurgada ki bir imalat hatası, teknede denge sorunu demek. Siz ona direk de yapsanız, ne bileyim bilmem kaç metre salmada koysanız, yelken vs derken denge hep kaçık artık. Zira o bozuk imalat ve üretim hatası. Tıpkı insanlarda olduğu gibi…

Omurga en önemli taşıyıcımız. Ondaki bir hasar, sizin doğru yürüyememenize yol açtığı gibi, denge bozukluğu da yaratıyor. İnsanlar arasındaki  ‘’ omurgasız ‘’ deyimi, çok geniş kapsamlı kullanılan bir sözcük bu yüzden. Çünkü her türden bozulmayı barındırıyor içinde.  Güven duygusu, dürüstlük, yalan vs.

Çok doğru hepimizin bir yaşam felsefesi var, ve bizler bu doğrultuda bazı çizgiler oluşturuyoruz. Düşüncelerimiz ve bilinçaltımız fark etmeden yönlendiriyor bizi. Okuyoruz,  çiziyoruz ve birleştirip kendimize bir yön tayin ediyoruz.

Lakin ne kadar okursak okuyalım, diyelim ki  her yerimizden zeka fışkırsın, sadece duygular, düşüncelerimize yön veren. Hissede bilmek önemli.

Ve önemli olan bir diğer şey, tüm bunların bir anlama hizmet etmesi sanırım.

Aksi taktirde,

bir bakmışsınız ki  savunduğunuz düşüncelerin tutsağı oluvermişsiniz bir anda. Seslendirilen düşüncenin bağlayıcılığını, üzerinizdeki baskısını, tahmin bile edemezsiniz. Bir anlam içermeyen, bu anlamda ayakları yere basmayan, birbirini tamamlamayan düşüncelerinizin, esirisiniz o andan sonra.

Körü körüne bağlılık yani…

Sonuçta geldiğiniz nokta,

dillendirdiğiniz gibi hareket etme zorunluluğu hissetmekten ve bir çok insanı da üzmekten yaralamaktan öteye gitmeyecektir. Neden biliyor musunuz? Çünkü siz o değilsiniz.  Bu nedenle oluşan denge bozukluğu ise, büyük yükün tamamen zihne yüklenmesine neden olacaktır.

Ve dahi en ağır yük ,

kendini olduğundan farklı gösteren insanın yükü.

Düşünün, bir ömür boyu sırtınızda bir başkasını taşıyorsunuz.

Aslında bu tip insanların,

bir anlam yükleyemedikleri kendi davranışlarının,

onları nasıl esir aldığı,  bu boşluğu doldurma çabalarını ve bunları içi boş felsefelere dayandırmaya çalıştıklarını gördüğünüzde, sadece onları anlamaya çalışmalısınız.

Bunu fark edemiyor olmalarına şaşırmamalısınız. Çünkü omurga ya hasarlı üretilmiştir, ya da artık yara almıştır. Omurgadaki bu hasarı fark edip, duruma müdahale çabalarınız ise, hep boşa çıkacaktır.

Çünkü insanlar,

kendini aldatma içgüdüleri ile, fark ettikleri tehlikeleri bilinçli olarak yok sayarlar.

İnsan omurgasındaki bu anlamdaki bir bozulmada,

iyileştirme yani tamirat bir işe yarar mı bilemem ama, öncelikle onların iyileşme süreçleri mutlaka ki, kendi durumlarını fark etmeleriyle başlayacaktır. O gün belki henüz gelmemiş olabilir.  Bu durumda siz sadece, sözlerden çok davranışları gözeterek kendinizi koruma altına almalısınız.  

Ayrıca bunu anladığınız andan itibaren, konuya dahil olarak el uzatma çabalarınız, kendinizi de yok saymanıza neden olabilir. Çünkü bu sadece onların altından kalkması gereken bir sorundur. Sizin yapabileceğiniz tek şey vardır belki de. O da kendinize yeni bir yol çizmektir.

Çünkü ruh hallerinin insafına kalmış insan ilişkileri, asla ciddiye alınmamalıdır. Ve siz uçan bir canlı değilseniz eğer, uçurumun başında çok dikkatli olmalısınız. Birileri kötü bir şeyler mi yapıyor? Farkında değildir ama, aslında o kendisine kötülük ediyordur o anda.

Şimdi size bir dip not.

Çünkü,

bir insanı gerçekte kötü kılmayan şey, onun yaşamını da kötüleştirmez. Şayet o insanın, yaşamı da gittikçe kötüleşiyorsa, orada kendisine ait ciddi bir problemi var demektir.

Şükürler olsun ki, yeryüzünde kusurlu olan bir çok şey var. Ayrıca kusurların varlığı  evreni de ilginç kılıyor bana göre.  Gözlerimiz ve kulaklarımız açık olarak, bu sayede algılarımızı devreye sokabiliyoruz. Hissede biliyoruz. İnsan olabilmek için her şeyden önce hissede bilmek ve cesaret gerekiyor sanırım.

Ama unutulmamalıdır ki,

kendisini hiçbir düşünceye adamayan, hiçbir ilkesi olmayan bir ruh yeryüzünde kendisine hiçbir yer bulamaz.

 

Son söz;

Ne olursanız olun ama,

düşüncelerinizin ve davranışlarınızın içini,

anlam ve adalet duygusuyla doldurmayı,

kimseden ama kimseden esirgemeyin.

Çünkü irtibat içinde olduğunuz her insan,

bunu mutlaka koşulsuz hak eder.

 

Bana göre bu,

her şeyden önce kendimize,

sonra da karşımızdaki kişilere

duyduğumuz saygının tereddütsüz gereği olmalıdır.

 

 

 

 

Ayşe Nurhan Karahan