24. Oca, 2017

görünmeyen Iceberg...Bilinçaltı...

Bir hesaplaşma, bir icmal şu bazı geceler.

Hakkını verircesine de, hep kap karanlık…

Saat bir hayli ilerlemiş.

Sobamdaki odunlar, çıtırtıları ile düşüncelerime eşlik ediyorlar. Sanki seslerini duyurabilmek için, hep bir ağızdan fütursuzca bağırıyor onlar.

Gökyüzü de onlara mı katılmış ne? Çığlık çığlığa aralıksız ağlıyor.

Bir mum daha yakıyorum geceye…

Dedim ya,

bir hesap görme ve yüzleşme bazı geceler…

Nedendir bilinmez ama;

kendi sesiniz değildir o kap karanlık gecelerde konuşan size.  Sanki bir başkasını dinler gibisinizdir.  En pejmürde haliyle, dobra dobra çıkar karşınıza, dikilir o kimse.  Bağır, bağır konuşur sizinle…

Siz,

Atilla İlhan’ın şiiri misali ‘’Aysel git başımdan’’ dersiniz,

o gittikçe sesinin tonunu daha da yükseltir.

Siz,

duygularınızı devreye sokarak onu geçiştirip, def etmek istersiniz, o daha da küstahlaşır. Hem acımasız hem de cüretkardır.

Siz,

düşünceden uzaklaşmayı seçersiniz,

o diker kap kara gözlerini göz bebeklerinize.

‘’İşte hala buradayım bak’’ der,  dim dik durur karşınızda. O andan sonra, yenilmişsinizdir siz o kara geceye artık. Sönmüştür tüm ışıklar, ayı aramaktadır gözleriniz.

Özlemler… Kayıplar, geri gelmeyecekler… Hepsi yanı başınızdadır.

Öyle bir zaman dilimidir ki o,

o zifir karanlığın aksine,

zihninizin tüm hünerlerini ortaya çıkardığı anlar onlar.

Bilinenin aksine,

taşların yerli yerine kendiliğinden yerleştiği zamanlardır.  Her şeyin saydamlaştığı, söylenmeyenlerin duyulduğu  ve net algılandığı zamanlardır. Sizin çığlıklarla sustuğunuz, o tanımadığınız sesin bağır bağır, konuştuğu anlardır işte. Kendi derinliğinizde boğulduğunuz zamanların, ta kendisidir geceler. Anlamlar içinde kaybolduğunuz anlar onlar. Kelimelere dökemediğiniz şeylerin hissedildiği zamanlar. Farkında bile olmadığınız korkularınızın, endişelerinizin  depreştiği ve gün yüzüne çıktığı anlar.  Çalan şarkıları hece hece duyabildiğiniz zamanlardır. Önünüzde doğrularınızın, arkanızda ise vicdanınızın olduğu anlardır. İşte o yüzden cümleleri hep keşke ile biter, o saydam ama kapkaranlık gecelerin genellikle. Şaşırır kalırsınız keşkelerinizin çokluğuna.

Çünkü istisnasız hepimiz,

taşıdığımız o ağır yükü,  bir kenara bırakırız geceleri. Ve içimizdeki yalanın ortaya çıktığı zamanları yaşarız. Geri gelmeyecek özlemlerin sizi kanattığı anlar hep gecelerde depreşir.

Ve şimdi sabah…

Saat henüz çok erken…

Güneş,

yeni doğmak üzere.

Yine yağmur var. Penceremde, yemyeşil dalların yağmurla birleşen muhteşem tınısı duyuyorum bu defa. Bu yağmur geceden farklı, başka bir yağmur sanki… Beni hüzünlendirmiyor. Keyifle, uzun uzun izliyorum onu.  Güneş, dağların arasından yükselip, perdemin aralığından, odama göz kırpıyor. Bahçemdeki kuşların sesini duyuyorum. Sanki benim için şarkı söylüyorlar… İnanmayacaksınız ama, o benimle konuşan ses de yok artık. Penceremi açıyorum. Hayır,  pencere yetmiyor. Bu güzelliğin içinde olmalıyım. Bahçeye çıkmalıyım. Bu muhteşem yağmurda ıslanmalıyım ben. Toprağın yağmurla birleşen kokusunu duymalıyım.  Bahçeye çıkıyorum.  Yağmurun, bitkilerin yapraklarında oluşturduğu damlaların, tek tek yere düşmesini izliyorum keyifle. Onları fotoğraflamayı düşünüp, birden vazgeçiyorum. Çünkü bu yaşadığım keyiften ödün veremeyecek kadar mutluyum.

Garip bir şekilde,

o geceden gelen kişi siz değilmişçesine,

her şeyin farklı olacağını hissettiğiniz aydınlığa,

umuda açıverdiniz işte pencerenizi birden.

Koca bir araf…

İşte sabahın farkı hasıl olmuştur artık…

Sabahlar gecelerin aksine yeni başlangıçlardır.

Hep,

bir sabah diye başlar, bütün umutlu cümlelerimiz…

Ansızın ama,

mutlaka hep bir sabah,

çekip gitmek isteriz,

o hayalini kurduğumuz  yerlere…

Peki neden böyle hissediyoruz? Gecelerin sakinliği, sessizliği, düşünceler için tabi ki bir etken. Ama aynı geceler, bazen bir bakıyorsunuz ki sizi başka yerlere uçurmuş. Ya zihnimiz? O bizle nasıl bir oyun oynuyor peki?

Çok bilimsel detaya girmeden, biraz da bilinç düzeyinde bakalım istiyorum ben bu konuya.

Biliyorsunuz ki zihnimiz,

aldığı bilgileri  iki şekilde depoluyor.

Bilinç ve bilinçaltı.

Üst bilinç bilgisine hiç girmeyeceğim.  Çünkü  orada farklı bir durum var.

Bilinç,

zihnimizin yargılayan,  kavrayan,  eleştiren  ve  mantık yürüten kısmı. Ve öyle ilginç ki, zihnimizin % 10’luk kısmını oluşturuyor.

Tüm deneyimlerimizin gerçekleştiği anda depolandığı başka bir yer var. Hatıralarımızın, bağışıklık sistemimizin, hormon sistemimizin de işin içine çekilerek kontrol edildiği bir yer. Bununla da yetinilmeyip, bir de bunların sezgilerimizle birleştirilerek depoladığı o derin kuyu  ise bilinçaltı.

Anlayacağınız o ki,

bilinçaltınızın görevleri, sizi mutlu etmek veya etmemek üzerine kurulmuş. Yani seçim size ait.   Bilinç, zihninizde %10’luk bir yer kaplarken, bilinçaltınız  % 90’lık kısmı kaplıyor.

Sözün kısası gördüğünüz gibi,

sizi o görünmeyen iceberg, yani bilinçaltınız yönetiyor.

En mutlu olduğunuz anlarda dahi,

bilinçaltınız, icmal için bilgi depolama mesaisi yapıyor mesela?  Ne mutlusunuz halbuki siz o anlarda? Değişim istiyorsunuz hayatınızda, ve belki de öncelikleriniz yer değiştirdi.  Ama o,  kayıt düğmesine basmış, gece mesaisine başladı bile… Onun başka doğruları var çünkü. Çünkü siz yıllardır orada bir inanç ve davranış şekli depoladınız. O yüzden o hiç durmadan, ‘’bak bunu es geçtin yazıyorum hemen’’ telaşında, o anlarda. Yazıyor da…

Hiç bir şeyi de katiyen atlamıyor. Derya, hatta okyanus gibi bir depolama haznesi var. Aralıksız bir kayıt halinde o. Kime karşı? Tabi ki, size karşı.

Karşı diyorum çünkü, o değişime karşı… Çünkü siz değişiyorsunuz. O yüzden hiç durmadan bazen beyninizin içinde, bazen de karşınıza dikilip konuşuyor o sizinle.

O yüzden yaşınız ilerledikçe, bilinçaltınızla hep başınız dertte. Siz ilerliyorsunuz. Ama o hep, eski kayıtlar üzerinden konuşuyor sizinle. Fakat asla, sandığınızdan zeki değil o. Onu yenmek her zaman mümkün. Mümkün o gecelerde, sobada yanan odunların keyfini çıkarabilmek. Yağan yağmura keyifle eşlik edebilmek.

Çünkü onun görevi, sadece sık yapılan daha önce ki işleri hatırlatmak size. O hep öncede yani. Ama siz, şimdidesiniz. Anı yaşıyorsunuz. Ve o doğrultuda yönlendiriyorsunuz zihninizi. Bu bir yerde, zihnen aydınlanmış insanın da, davranış biçimi.

Bizler zihnimizde olgunlaştırdığımız kararlarımızla, hayatımıza bir yön çizmeye çalışırız. Hatta çoğu zaman, bunu kararlılıkla da meşrulaştırırız. Bu bizim için, bir ivme nedenidir aynı zamanda. Köklü değişimlerde, geri dönüş yollarını kapatmak adına bile yapılabilir, bu çoğu zaman. Kararlılıkla yola devamdır istenen. Kararlılık, her zaman bilinçaltındaki ters inanca galip gelir.

Ve bilinçaltına yenik düşmemenin yolu,

hatta ondan olumlu yönde yararlanmanın yolu, yine düşünceden geçiyor. Çünkü her şey düşüncede başlıyor. Emri her zaman bilinç veriyor. O yüzden onu yönetmekten geçiyor işte. Gereksiz düşünce üretimini durdurabilmekten geçiyor. Belki zaman zaman, kendimizi sorguya çekmekten, korkmamaktan geçiyor. Kendimiz ile hesaplaşmak her zaman doğru yol. Her zaman kendimiz olmak… Ona pek iş kalmıyor o zaman çünkü.

Zihnimizde ki hayalleri ve umutları, hiç aldatmamak…

İnandığımız şeylerden emin olmak. Kararlılıkla da onları uygulamak.

O yol, onun hep bizim  gerimizden geldiğini,

unutmamaktan geçiyor.

Ve de,

gelişimin ve şimdinin gücünü asla hafife almamaktan.

Asla düşünceden zeki olmadığını da bilmekten,

her zaman…

 

 

Ayşe Nurhan Karahan