1. Oca, 2017

bir yılın ardından...

Bazen kendimizi derin bir kuyu gibi hissederiz.

Ama gerçekten kuyumudur derin olan?

Yoksa o ip mi kısadır? Ya da uygun değildir bizim için?

Aslında bakıldığında, topu topu hepsi, düşüncelerimiz ve tercihlerimiz kadarız her birimiz. O yüzden kişinin kendi kendisini yenmesi de, düşünceleri ve tercihleri kanalıyla gerçekleşiyor. Ve aramızdaki eşitsizlik de, yine o yüzden, düşüncelerimiz, tercihlerimiz ve bunu algılayabilme düzeyimizde boy gösteriyor.

Kendisini seyrede bilenlerimiz var. Seyredip, yaşamı için yanlış olanı tespitle, gerekli değişiklikleri anında uygulaya bilenlerimiz var aramızda.

Pragmatik,  yani sonuca yönelik düşünme bu.

Tercihleri gözden geçirebilme ve sonuçlarını değerlendirebilme yetisine sahip onlar. Öncelikleri, uygulana bilirlik…

Eklemek yerine yanlış ve gereksiz olanı çıkararak, yaşam  ile ilgili doğru kazanımlar sağlıyorlar. Radikal çözümlerle, en kısa yoldan hayatlarına şekil verebilenlerimiz onlar. Ve onlar mutlu olanlarımız. Huzur ve suskunluk içindeler. Ağaç olduklarını ve bir gün mutlaka yaprak dökeceklerini biliyorlar. Geçici çözüm peşinde değiller asla. Günü kurtarmak değil çözümleri. Ve hayatlarını ona göre şekillendirip yaşıyorlar.

Bir diğer tarafta,

kendisini okuyup, aynı yanlışa devam ederek, kendisini bir dinamit gibi patlatmaya meyillilerimiz de var.

Aslında, doğru çok karmaşık bir olgu.  Hepimizin kendimize has doğrularımız olduğu kesin. Ama eğer insan,  hayatında istikrar ve huzur olmasını istiyorsa, bazı konuları ciddiye alabilmeli. Evet tek doğru yok ama, yanlışlar hep aynı.

Hayat ise,

bir başkasının yanlışlarını omuzlamak için çok kısa. Ve çocuklarımız da hepimizin mirasçıları. Hepimizin önünde aynı dünya ve aynı evren var.  Görmezden gelip, boş vererek, hiç bir şeyi de iyileştiremiyoruz.  Bir süre sonra, o boş vermişlikler bir alışkanlık, bağımlılık halini alıyor. Ve artık belli ki, daha sonra başka türlüsü bilinmiyor. Kendine dahi dürüst olamıyor insan. Bir bakıyorsunuz ki, başkalarını değiştirmek ve yönlendirmek, kendimizi değiştirmekten daha kolay geliyor.  O yolu seçiyoruz kendimizle hesaplaşmak yerine. Hayatımızın seyircisi olup, nereye doğru gittiğimizi fark edemeyince de, bahaneyi ipte aramaya koyuluyoruz. Çünkü en kusursuzunu, en ideal ve en güzelini istiyoruz hep. Dönüp de bir defa bile kendimize bakmadan, hem de.

Doyumsuz ve tatminsiziz… En sevdiklerimizi acıtıyor ve onlardan acıyoruz. Gidişlerine üzülüyoruz. Üzülüyoruz kalırken ki yokluklarına. Neden peki? Çünkü onlar için özel olmak istiyoruz. Umursanmak istiyoruz. Hayatı paylaşmak istiyoruz.

Oysaki hayat,

isteklerimiz ve niyetlerimizle yönetilip yaşanamıyor maalesef ki. O güzel bir oyun. Ve iyi bir oyun çıkarabilmek, tamamen bizim maharetimizde.

İnsanoğlu bin bir çeşit duyguya sahip. Beynimizin içinde geçmişten gelen, atalarımıza ait bir dünya düşünce ve arzu var. Onlar, farkında olamadığımız rol modellerimiz bizim. Hiç durmadan mücadele ettiğimiz…

Hepimiz kendi hayatlarımızı yaşıyoruz. Ve bu uğurda, bazı bedeller ödüyoruz. Küçücük bir hata için, defalarca ödediğimiz bedeller var acımasızca. O hesap hiç kapanmıyor bazı zamanlarda. O yüzden her zaman adil ve dürüst olabilmek gerek.

Halbuki hayat,

bize hep mucizelerini sunuyor göremesek de. Aynı frekansta olduğumuz kişileri çıkarıyor karşımıza. Çünkü insan, aynı frekansta olabildiği kişilerle iletişim kurabilen bir varlık fark ettiyseniz. O yüzden mucize, karşımıza çıkan o kişiler aslında. Zor zamanlarınızda bulduğunuz çıkışları düşünün. Size uzatılan elleri. Onlar birer mucize. Sizinle kalamayan, hayatınızı olduğundan daha zor bir hale sokan insanlar, zaten kendiliğinden çıkıyor hayatınızdan. Çünkü frekanslarınız farklı. Bilinenin aksine, hayat yormuyor insanı. İnsanı, yanlış insanlar yoruyor. Frekansımızın uyuştuğu insanlar ise, hayatımızı kolaylaştıran insanlar.

Bahaneyi sevmiyor hayat. Bizde sevmiyoruz. Ama hep bir bahanemiz var her şey için. Bu koca bir çelişki.

Hayat basit yaşanmalı. Sıfır beklenti. Bir çatı, yaşamak için gerekli asgari ihtiyaçların karşılanabileceği bir gelir ve olabiliyorsa hayatı birlikte sırtlayabilecek bir hayat arkadaşı. Gülümseye bilmek, sohbet edebilmek ve sevebilmek bedava çünkü. Çünkü hayat paylaşınca daha kolay.

Yüzümüz sadece doğaya dönük olmalı. Doğadaki paylaşım ve birlikte yaşam, o zincir, acımasız doğa kuralları adı altında yerleşmiş benliğimize. Halbuki,  doğada her şey birbiri için yaşıyor. Asla bencil değil. O kusursuz mekanizma, o sayede nefes alabiliyor ve o sayede koruyabiliyor kendisini.

Düşünsenize,

güneş her şey.  Kocaman bir kalbi var onun. O eşsiz rüzgarlar bulutları getiriyor. Bulutlar yağmur olup, tüm bereketlerini toprağa sunuyor. Toprak ana ağaçlar, çiçekler büyütüyor. Ağaçlar tıpkı bir dişi gibi meyveler veriyor, bitkiler arıların bal yapmasına neden oluyor. Saymakla bitmeyecek kusursuz bir döngü. Ve bu kusursuz döngü, yaşamın gizemini oluşturup, devamını sağlıyor. Doğada ki her şey,  kendi başına hiç bir şey aslında.

Bizler kırık bir koltuğu fırlatıp atmak yerine, sağlam tarafına da oturabilmeliyiz, bununla da yetebilmeliyiz bazen. Çünkü dünyanın en iyi ve en güzel şeyleri sadece hissedilebilen şeyler. Galiba bunu çok sıklıkla unutuyoruz. Ve hayattaki tek adil şey, herkesin bir gün mutlaka ölecek olması. Bundan kaçış yok.

O yüzdendir ki,

hayatta tüm ilişkiler olabildiğince basit ve sade yaşanmalı. Altın aramayı o yüzden bırakmalıyız sanki artık. Ne olursak olalım, sadece değerimizi bilen iyi insanlara ihtiyacımız var. Hayatımızın en güzel günlerini daha iyisini aramakla harcamaktan vazgeçmek, olmayanı aramak yerine, var olanı görebilmek… Belki de artık, neyin yanlış gideceğini düşünüp korkmak yerine, neyin doğru gidebileceğini düşünmeye başlama zamanıdır…

Daha erken derken yolun sonuna geldiğimizi görememek, sanırım bir çok insanın yaşadığı bir durum. Ve basit keyiflere sığınma isteği ise, aslında hayatın karmaşası karşısındaki son sığınağımız.

Çünkü insan, çok karmaşık bir varlık. Ruhu gittikçe gençleşirken, bedeni yıllar ilerledikçe yaşlanıyor. İtiraf etmeliyiz ki bu, durumu olduğundan daha da karmaşık bir hale sokuyor bizler için. İnsanın kendi üzerinde pek çok yanlış ve olduğundan karmaşık kavramlar oluşturulmasına da neden oluyor bir yerde.

Diğer taraftan bakıldığında,

insan denen varlık ne kadar karmaşık olursa olsun, önemsediği temel değerler, dürüstlük, doğruluk, iyilik, güzellik, içtenlik, güven, alçak gönüllülük, merhamet, vicdan, tevazu, hoşgörü ve saygı sadece.

Aslında tıpkı yanan mumlar gibiyiz hepimiz. Etrafımıza ışık saçmaktan, kendi dibimizi aydınlatamıyoruz çoğu zaman.

Diğer taraftan,

yaşamın da zaten,

sadece ve sadece gecenin konusu olduğu da çok aşikar. Ancak, gece adil sorgulaya biliyoruz kendimizi.  Gecelerinizi düşünün. Her şeyin yerli yerine yerleştiği anları hatırlayın.  Kendimize karşı dürüst ve acımasız olabildiğimiz tek zamanlar o geceler.

Her şeyin yıprandığı ve yozlaştığı şu dünyada, insan olmanın erdemlerini korumaya çalıştığımız,

ve,

bu kirlenmişlik içinde,

mucize insanlara dönüşebildiğimiz tek zamanlar sanki o geceler.

Kuyu ve ip ilişkisinin netleştiği,

gerçeği göz ardı etmekten vaz geçebildiğimiz,

rollerimizi bir kenara bırakarak,

derin bir düşünce ile,

tam bir yetişkin olabildiğimiz tek anlar o geceler…

 

Her yer kapkaranlık iken,

gök yüzünü masmavi görebildiğimiz tek zamanlar…

 

Dedim ya;

bazen kendimizi derin bir kuyu gibi hissederiz.

Ama gerçekten kuyumudur derin olan?

Yoksa o ip mi kısadır? Ya da uygun değildir bizim için?

Ne dersiniz?

 

Ayşe Nurhan Karahan