15. Kas, 2016

medeniyet denilen metamorfoz...

Medeniyet değil bu…

Bu bir başkalaşma…

Evet bu metamorfozun ta kendisi…

 

Rant ve kazanç öngörüleri ile uygarlık adına dayatılan,

önümüze ne konursa bizim de hiç sorgulamadan,

bir çırpıda dahil olup onay veriverdiğimiz,

yani otomatik olarak bir parçası oluverdiğimiz,

sözde medeniyet bu…

 

O aslında bizde tek bir diş bırakmaya çalışan bir canavar. Fark ettirmeden bir bir söküyor,

kökünden dişlerimizi …

İnsanoğlu uygarlıkla başkalaşmayı birbirine karıştırmaya başladığından bu yana özünü yitirdi bence…

Gerilere baktığımızda, ilkel toplumların bir çok konuda mental olarak, günümüzden çok daha ileri, subjektif bir bakışa sahip olduğu açık ve net görünüyor…

İlkeller… Ama subjektifler… Neden? Çünkü her şeye psikanaliz bakışla yaklaşmışlar. Savaş nedenleri ise kendilerini korumak ve beslenmek sadece. İhtiyaçları kadar gereksinim duyuyorlar. Barış adına savaş çıkararak,  başka kavimlerin yaşam alanlarını gasp etme kavramı henüz icat edilmemiş… Medeniyet oluşmamış çünkü daha. Kimsenin başkasının her hangi bir şeyinde, toprağında vs. gözü yok yani…

O ilkel dediğimiz toplumlarda,

İnanç  ve cinsellik,

doğal ve iç güdüsel olarak yaşanmış mesela.

Ne sapkınlık var ne de sömürü…

Ne çocuk ne de hayvan istismarı var.

Medeniyet denen canavar yakamıza yapıştığından beri kötü bir metaformoz yaşanmış ve hala daha yaşanıyor. Şiddeti de gittikçe dozunu artıyor…

Tıpkı çarpık yapılaşmalar gibi…

Mekanikleşiyoruz. Hiçbir şeyden keyif almıyor ve  tatmin olmuyoruz. Çünkü hep dahası var…

Yokluk diye bir şey kalmadı artık. O kavramın şimdiki açılımı ise,  kısaca  ‘’onda olan neden bende yok! ’’

İhtiyaç  kelimesinin ise iki ucu da açık.  İhtiyaç listelerimiz sonsuza kadar sürebiliyor.

 

Bu adına medeniyet, yani uygarlık dediğimiz oyuna bizler de dahil olarak,

ve hiç bir şeye sahip çıkmayarak,

devam ettiriyoruz bu çirkin başkalaşımı…

 

Sanırım altı yaşlarımdı…

Belki de seri bir çocuk olma özelliğimden,

benden iki yaş büyük ağabeyim yerine, beni gönderirdi bakkala annem .

Hala kiler kokusunu hatırlarım  o küçük bakkalın.  Burnunun üzerine düşmüş, küçük yuvarlak tel gözlükleriyle, o küçük ve karma karışık dükkanda istediğim her şeyi bulup bana satan bir bakkal amcaydı o…

Şemsiye çikolatalar…

Her alışverişimden sonra  onun, anneme babama selam göndermeleri…Mıh gibi kazınmış beynime…

En son ne zaman bir bakkaldan veya bir pazardan alışveriş yaptığınızı merak ediyorum. En son ne zaman mahalle bakkalınızla sohbet ettiniz mesela? Ya da bunu ne sıklıkla yapmakta sınız ?  Ve çoğunlukla onlardan alışveriş etmek için bir çaba gösterir misiniz?

Şu süpermarketler… Ne kadar gereksiz alışveriş yapmamıza nedenler farkında mısınız? Ne kadar çok katkı maddeli ürün satma eğilimindeler? Bitkilerimize su verirken çocuklarımıza neden gazlı içecekler?

Mesela  pazarlar… O semt pazarlarları var ya, aslında bir süpermarketten alabileceğimiz her şeyi barındırıyorlar içlerinde.  Hem de en tazesinden.  Biliyorsunuz bir çoğu kendi üretimleri, yani el yapımı.

Sonra ayrı bir lezzet, insani bir ilişki var o pazar alışverişlerde…

Her hafta aynı yüzle karşı karşıya kalmak beşeri bir ilişki geliştiriyor. Ben mesela, her hafta pazara girer girmez ilk önce, Milas’tan gelip  yöresel başlık ve giysisi ile satış yapan Zeynep ile sohbet etmeden adım dahi atamıyorum pazarda… Sonra cevizcim ve kuru incircim var. Zeytinyağ, kırmızı biber, nar ekşisi ve sabun aldığım delikanlı her hafta laf atar ben geçerken… ‘’Abla bir şeye ihtiyaç var mı?’’  ‘’Önümüzdeki hafta…’’  cevabıma yanıt,  ‘’Canın sağ olsun ablacım… Nasıl keyifler yerinde mi?’’   Ha bir de o ekmek tekneleri olan canım tezgahlar, hiç çekinmeden terk bile edilebiliyor… Ne için biliyor musunuz?  Size ağır geldiğini düşündükleri alışverişlerinizi arabanıza kadar taşımak için… Kala kalıyorsunuz… İnsanlık öğreniyorsunuz yani?

Bu medeniyet dediğimiz metamorfozdan, nasibini alan bir de doğa var…Tabiat ana bize her zaman kendisini hissettirir bilirsiniz…

Çığlık çığlığa susuyor, ‘’bana sahip çıkın’’ diyor o.

Hatta bazen de susmuyor, esip gürlüyor. ‘’Yapmayın!’’ diyor . ‘’Ben varsam varsınız…!’’ Kocaman kocaman bağırıyor… Duyabiliyor muyuz peki?

Hayır maalesef duymuyoruz.

Doğal olmayan şeylere doğru hiç durmadan yönlendiriliyoruz, itiliyoruz  çünkü.

Doğadan ne kadar uzaklaştırıldığımızın farkında mısınız peki? Piknik yapmıyor, kendin pişircilere gidiyoruz. Kamp yapmıyoruz,  eller havaya plajlara yönlendiriliyoruz.  Zaten yaşam ve doğa bize her şeyi bozduğumuzun sinyallerini çok açık veriyor. Medeniyet dediğimiz şey tüm ilişkilerde yozlaşmanın da,  ta kendisi bana göre… Aşklar da yoz artık.

Halbuki tabiat ile aşk yaşamak,  hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmaz insanları… Cömert ve merttir tabiat. Sevgisini açıkça hissettirir. Her anına anlam yüklemeyi de hiç ihmal etmez. Tüm benliği ile de açar kollarını. Ama sadece o sesi duymasını bilenlere seslenir o… Biz o sese de kulaklarımızı tıkadık artık.

Gelişim nerede başlıyor biliyor musunuz? Hayatımızdaki fazlalıkları, gereksizleri çıkararak, sadeleşmekle başlıyor. İhtiyacınız kadarını giyip o kadarını tüketmekle devam ediyor… Küçülerek doğru tüketimler içinde olmak ve en değerli varlığımız olan doğayı koruyabilmekle, ona yapılan yanlış müdahalelere ses çıkarabilmekle de taçlanıyor. Üreticiyi, köylüyü, bakkalı, çakkalı  alışverişlerimizle destekleyerek himaye altına almakta sorumluluklarımız altında…

 

Yakın geçmişime bile baktığımda bu metamorfoz beni adeta korkutuyor.

‘’Biz nereye doğru gidiyoruz? ‘’ sorusunu sormadan edemiyor insan.
Çözüm sadece doğaya, doğal olana, basit yaşama dönmek bence…

‘’Hiç’’olmayı hissedebilmek.  Evrenin derinliğine inerken tüm engellerden kurtulmak…

Sadeleşmek ve basit yaşamı seçmek. Toplum dayatmalarını ve uygarlık adı altında bize sunulan suni yaptırımları da elimizin tersiyle itmek.

Ve her şeyden önce sadece ihtiyacımız kadar tüketmek…

 

Doğaya sığınarak, onunla zenginleşeceğimi hissettiğim yaşam anlayışımda,

Montaıgne’in ilke edindiğim bir cümlesiyle bitirmek istiyorum ben bu yazıyı…

 

‘’Başkalarına nasıl göründüğümden çok, kendime nasıl göründüğümü önemsiyorum. Bir yerlerden ödünç alarak değil, kendi başıma zengin olacağım ben.’’    

Montaıgne… 

 

Ayşe Nurhan KARAHAN