10. Ağu, 2016

karakter aşınması...

Hayatta zor olan şeylerden biri kuşkusuz ki,

bir  insanın, kendi kendisini tanımlayabilmesi olsa gerek. Elinize bir kalem kağıt alıp mutlaka denemenizi öneririm. Sınıfta kalma ihtimaliniz çok yüksektir.

Web sitemin kapağına kendimle ilgili bir yazı yazmak istediğimde çok iyi anladım bunu ben…

Evet,  çok zor bir tespittir bu. Zira yanılma payı çok yüksektir. Sanırım bu yüzleşme esnasında, objektif olmayı başarabilmek, egodan kurtulabilmek, çok önemli. Hiç birimizin karşıdan nasıl göründüğümüz ile ilgili, ufacık bir fikri dahi yoktur çünkü. Siz karşınızdakini gözlemler,  başka bir şey görürsünüz. Ama o insan, kendisini tanımlama esnasında, nedense hep, olmak istediği insan kısmı ile ilgilenir. Ona yoğunlaşır onu aktarır.

O yüzden zordur, insanın kendi kendini tanımlayabilmesi, anlatabilmesi ve de çözebilmesi…

 

Kişilik olgusu, sanırım tam olarak  kırklı  yaşlarda oturuyor yerine. Netleşiyorsunuz o yaşlarda. Ne istediğinizi veya ne istemediğinizi, açık seçik bildiğiniz yaş o,  kırklı yaşlar.

Hatırlayalım,

genç  yaşlar için  ‘’ Karakteri oturmamış’’  ‘’ henüz olmamış ‘’  gibi  nitelendirmelerimiz var bizim. Bu  ifadenin altında yatan, tamamlanma sürecinin halen devam ettiği hususu.

Ama bir bakıyorsunuz ki,

ilerleyen yaşlarda karakter konusu birden çok önem kazanıyor hepimiz için. O bir nişan üzerimizde adeta. Çünkü, tamamlanma sürecini bitirmiş durumdayız artık. Kendimizi karakterlerimiz üzerinden ifade etmeye başlıyoruz. Ve davranışlarımız taşıdığımız karakter üzerinden şekilleniyor. Önemli bir olgu o, mütemmim cüz, yani ayrılmaz parçamız…

Diğer yandan,

bu dünyada sahip olduğumuz her şey öldüğümüz gün bir başkasına devir oluyor. Bize kalan tek şey var, o da kim ve nasıl biri olduğumuz. İnsan olabilme ve kalabilme kavramı, güven, dürüstlük , doğruluk,  merhamet, vicdan  ve onurla eşleşiyor. İşte her koşulda sadece bizimle kalacak mütemmim cüzlerimiz bunlar.  Bunların hepsi  hayatımız  boyunca oluşturduğumuz çok önemli nişanlar, ve toplamı karakterimizi oluşturuyor…

Birini kanatmak istediğimizde, ilk aklımıza gelen olgu oluyor  karakter mesela.O kadar önemsiyoruz ki, tam da oradan vurmak istiyoruz  o hiddetli anlarımızda . Çünkü istinasız hepimiz, ama hepimiz, oradan çok acıyoruz.

Karakter değişken bir şey midir peki?

Mesela insanoğlu, ömrünün yarısında başka, diğer  yarısında da başka bir karaktere bürüne bilir mi? Gelişim süreci hiç bitmeyeceğine göre, olabilir gibi geliyor bana bu durum. ‘’Karakter oturması’’ deyimi,  sanki bir daha hiçbir değişiklik beklenmemesini çağrıştırsa da, değişim şart bana göre. Tabi ki tercih edilen, iyi yöndeki bir gelişimdir bu anlamda.

Peki ama ya kötü yöndeki değişiklikler?  

Düşündüm de,  aslında onun adı ‘’bozulma’’ sanki. Biz bu durumu  ‘’ karakteri bozuldu’’ diye nitelendiriyoruz ama, esas bozulan insan oluyor sanırım. Hele insan bir kere bozdu mu kendini, bir daha dikiş tutturması toparlanması bir hayli zor oluyor. Denge bozuluyor çünkü. İnsan ne kadar güçlü olursa olsun, o durumu fark edemiyor en başta. Fark etse bile artık enerjisi yetmiyor. Bozulmaya başlamış beynin yapısına hükmedemiyor. Toparlayamıyor…

İşte o andan itibaren, ipin ucu salıveriliyor. Koyuveriliyor. Boş vermişlikler, umursamazlıklar başlıyor. Farklı felsefelere sığınılarak, bu sayede kendini rahatlatma içgüdüleri oluşturuluyor. Normal insan kategorisini de dışlayarak, devam ediyor bu kendini rahatlatma terapileri.

Bunların sonucunda,

kendini hiçbir konuda sorumlu hissetmeme gibi, hastalıklı davranışlar geliştiriliyor. Dahil olma, ama sorumlu hissetmeme. Ar , bilinmiyor artık o andan sonra. Ar yani, utanma duygusu. Bu çok önemli bir şey. Utanma, ilk anda başkasından utanma diye düşünülebilir belki ama, esas olan insanın kendinden utanabiliyor olmasıdır. Bunun kadar ağır bir şey yoktur dünyada bana göre. Bir dünya örnek göremezsiniz bu tür insanlardan. Özen gösterir insan oğlu bu durum için çünkü. Bozulma, arsızlığın yanında edep duygusunun da yitirilmesine neden oluyor. Yani utanmama, çekinme, sıkılma duygusunun yok olmasına da neden oluyor.

İşte oradan sonrası hep çorap söküğüdür. Yitik hayatlar yani. Bu durum nedeniyle, hiçbir şeyde de devamlılık sağlamak mümkün değildir artık. Değildir, çünkü çorap mütemadiyen sökülmektedir. İpin ucu ise, zaten kaçıktır. ‘’Değmez ‘’ diye bir hayat görüşü oluşturulur bu yerden sonra artık. ‘’Ona değmez, bana değmez, şuna değmez, buna değmez…’’ Bir bakarsınız, sürer gider  bu böyle sonsuza kadar.

Halbuki  siz bilirsiniz ki,

her şeye değer bu dünyada. Hele söz konusu olan bir insan ise, dünyalara bile değer. Zira insan başlı başına bir değerdir çünkü.  Ta ki, en iyisinden en kötüsüne kadar.

İnsanların intihar etme nedenlerinin başında ne geliyor biliyor musunuz?

‘’ Bunu hak etmedim ‘’  duygusu. ‘’Değersizlik ‘’ duygusu. İlk sırada hem de. Japonların harakiri nedenleri ise,  onurlarını koruma ihtiyacı.  Karakter oturması yani. Kendilerini kirlenmiş hissetmeleri.

İnsanın kendisine mahçup olmasından daha kötü bir şey olabilir mi?

Sanırım ipin ucunu bırakma hissi bataklığa saplanmış olmanın sonucu. Her türlü şeyi umursamama, boş vermişliğe vurma hissi, artık toparlanılamaz bir noktaya gelerek, neresinden tutayım duygusunun ağırlığından kaynaklanır.

İşte bu noktada bu hayatlar artık yitirilmişlerdir sanki. Koyuverilmişlerdir. ‘’Hayat nereye götürürse’’ diye bir teslimiyet söz konusudur o andan itibaren kayıtsız şartsız. Sadece ‘’An’’ yaşanabiliyordur. Adil ve dürüst olmaya boş verilmiştir artık. Akıl kaybedilmiştir. Veya devre dışı bırakılmıştır bilinçli olarak. Ahlak ile özgürlük kavramları birbirine karıştırılmıştır. Güzel değildir bilmek her zaman. Sevindirmiyordur anlamak. Ruhunuza iyi gelmiyordur aklınızı doyuran çözümler o saatten sonra…

Başka bir yazımda da değindiğim gibi, mekanikleşmişsinizdir. Ruhunuzda hep bir eksiklik hissediyorsunuzdur. O yüzdendir o sonu gelmeyen arayışlar. Tatminsizlikler.

Farkında olunmaz ama,

yitiyordur kayıyordur hayat,

ellerinizin arasından…

 

Bu boş vermişliğin, sorumsuzluğun,  umursamazlığın yarattığı refaha alıştıktan sonra, toparlanmak, dikiş tutturmak zor belki ama, bunu başarabilmiş güçlü insanlar, var bu hayatta. Önemli olan hangi noktada bulunduğunuzu görebilmek sanırım. Karşıdan nasıl göründüğümüzün tespitine varabilmek. Kabulleniş…

Tüm bu olumsuzlukları haklı nedenlere dayandırmaya çalışıp kendimizi kandırmamaktır doğru olan. İçinde bulunduğunuz durumun, yaşantınız üzerindeki olumsuz etkilerinin farkına varılabilmesidir.  

Bunlar, güçlü insanları diğerlerinden ayırabilen özelliklerdir aynı zamanda.

Diğer özelliklerine gelince, 

Onlar pes etmezler hiçbir zaman.

Başarısızlıktan hiç korkmamışlardır.

Değişimin önemini bilirler.

Yardım etmek ve yardım almaktan korkmazlar.

Zamanı nasıl yöneteceklerini bilen insanlardır.

Belli etmek istemeseler de, duygusal anlamda çok güçlüdürler.

Her zaman yeniden doğmayı başarabilmişlerdir.

Dibe vurmak önemli değildir onlar için,  zira istedikleri anda sıyrılabileceklerini bilirler bu durumdan. Bu yüzden de, en kötü olumsuzlukları bile üstlenmekten hiç ama hiç korkmazlar  onlar. Yüksünmezler kötü değerleri üstlenmekten.

Bilirler ki,

bu yitik hayattan sıyrılmaları için tek bir şey gereklidir. O da sadece bunu istiyor olmalarıdır. O güçlü insanlar için silkinmek yeterlidir. Bu yaşanması gereken bir süreçtir onlar için.

Ve onlar için size düşen,

sadece sessizce bu süreci beklemektir.

 

 ‘’ Kişi kendini bilmekle bütünü bilir…’’ Osho

Sahip oldukların  ‘’ vazgeçebildiklerindir…’’

Vazgeçemeyeceklerin ise  ‘’ ait ‘’ olduklarındır… (alıntı)

 

Ve ondandır ki hepimiz,

sadece ve sadece, kendi karakterlerimizi yansıtarak, kendimize ait  hayatlar yaşarız bu dünyada. Karakterlerimiz, üzerimizden çıkaramayacağımız tek giysimizdir.

 

Bu sayede,

en büyük değeri, güveni oluştururuz.

Önemsenmelidir, kirletilmemelidir.

 

Ve de,

asla ve asla aşındırılmamalıdır…

Ayşe Nurhan Karahan