26. May, 2016

tavan arası...

Ne güzel yerlerdir şu tavan araları…


Değer verdiğimiz ne çok şeyi konuk etmiştir,
hiç düşündünüz mü? Atmaya bir türlü kıyamadığımız, hasar görmüş eşyalarımızı alır,
oraya bir güzel yerleştiririz. Aslında unutulmaya mahkum ederiz onları. Bir ihtimal hasarlıdır onlar. İlk karşılaşma anımızdaki yapılarını, koruyamamışlardır.

Bazen kırılmış,
bazen de zaman içinde kendi kendilerini bozmuşlardır. Hayatın o zorlu çarkında,
bozulmadan kalabilmeyi becerememişlerdir yani. Onlarla ilgili umutlarımızı yitirmişizdir. O yüzden, gözümüzün önünde olmalarına da, gerek yoktur artık. 

Kırılan şeyler açısından,
yapılabilecek çok fazla şey yoktur aslında. Dağılmışlardır çünkü. Dikiş de tutmazlar artık. Saklanmaları anlamsızdır onların.

Ama durduk yerde,
zamanla kendi kendini bozan değerli eşyalarımıza, nedense içimiz yanar.
Çünkü bu süreç içinde,
onlarla aramızda duygusal bir bağ geliştiririz bizler.
Farkına varmadan yaşarız bunu.

Bozulma,
belki malzemelerinin düzgün olmamasından kaynaklana biliyor olabilir.
Belki de,
zaman içindeki yıpranma gücüne,  direnemiyor olabilirler. Ama ne olursa olsun,
kötüdür kendi kendini bozma işi. İnsanlar arasında bile üzücü, ağır bir deyim olarak yerini almıştır.

Tamir de tutmazlar onlar bu aşamadan sonra artık. İşte o tamir edilemeyecek şeylerden oluşur, o tavan araları.
Ayrıca biz biliriz ki,
edilse bile, tamir edilen, eskisi gibi de olmaz hiç bir zaman.
O yer nedense,
hep sırıtır oralardan bir yerlerden bize.

O nedenle biz,
hep bir bakışta şıp diye görürüz tamir edileni. Belki bu yüzden de, tamir etmeyi tercih bile etmeyiz çoğunlukla.

Orada, o tavan aralarında ne çok değerli eşyanız olduğunu düşünsenize bir.

Asıl ilginç olan nedir biliyor musunuz?
Onların,
bir daha kullanılamayacak olduklarını da,
biliyor olmamız tabi ki. O halleri ile kabul görmezler çünkü artık bizden.


Evimin tavan arasına,
en son,  itina ile bir kafes yerleştirdim ben.
İtina ile diyorum,
değerliydi çünkü. O yüzden çok çabaladım oraya çıkarmamak için onu.

Kırılmadı ama,
biraz fazlaca bozulduğunu hissediyorum.
Ayrıca fark ettim ki,
ben kafesleri de sevmiyorum. Çünkü kuşlar çok güzel ve masumlar. Saf ve tertemizler.
Kafesler ise çok acımasız…


Eskimeye yüz tuttuklarından mı bilemem, ne kadar kuş kapasiteleri varsa, hepsini sığdırmak istiyorlar içlerine. Ve hiç de adil değiller bunu yaparken. Bunun için her yolu deniyorlar acımasızca. Sadece kendilerini düşünüyorlar.
Benciller.
Ve de çok kirliler...


Bu yüzdendir ki,
artık kıymetli tavan arası müdavimlerim arasında, bir de kafesim oldu benim.

Aslında benim yaptığım kendimi öğrenmek,
ve de ayna olabilmek.

Keşke insan elverse de,
yakından görebilse kendini.

Başkasına değil de,
ilk önce kendine ders verebilse keşke.
Keşke hep konuşan değil, arada dinleyen olabilse.


Ve o tavan araları,
sadece eşyalardan oluşabilse keşke.

 


Ayşe Nurhan Karahan