15. Şub, 2016

radyo...

Siz hiç çenenizi masaya dayayıp,
masanızın üzerindeki radyonun içinde, insanlar olduğunu düşünmüş müydünüz?

Aydın’ın Çine’sinde doğmuşum ben. Beş yaşlarımdı sanırım. Akşamları radyonun masal saatleri yayınında, bendeniz cennet kuşunuz, radyonun içinde yaşardım adeta.

Hala durur o radyomuz…

Benden iki yaş büyük canım ağabeyim, kıymetlim el koymuştu sonraki yıllarda o radyoya. Şöyle kocaman, mobilyalı, açılınca içinde ışıkları yanan çok güzel bir radyodur .
O tarihlerde şimdi televizyon dediğimiz aptal kutusu yok tabi daha. Aslında var da ülkemize henüz teşrif etmemişler.
O tarihler derken,
tarih hususunda bir beklenti oluşmasın sakın. Kadınız işte fazla söze ne hacet. Şimdiler de biraz daha hassas yaklaşıyorum diyelim biz bu duruma.

Ne diyorduk? Evet, o tarihlerde televizyon yok tabi evde.
İşte öyle,
hatta bir çok evde radyo bile yok. Ama bizim radyomuz büyük ve ses düzeni mükemmel. Başladı mı çalmaya gümbür gümbür, inletiyor evi. O zamanların memur ailesiyiz ne de olsa…

Annem akşam yemeği için hazırlık yaparken,
radyo da masal saati başlardı. Ben o tarihlerde mini minnacık bir kız çocuğu olarak,
anca masa boyuna gelebilmişim belli ki. Radyonun içine girebilmek amacı ile mi bilinmez, iki elimi kenetleyip, kollarımı masanın üzerine koyar,
çenemi de kenetlenmiş ellerimin üzerine yerleştirdikten sonra,
radyonun ışıklı panosuna yakın olacak şekilde ayakta konuşlanırdım masanın kenarına.
Sonra ne mi olurdu?
Başlardım masal kahramanlarını radyonun içinde aramaya…

Öyle de güzel seslendirilirdi ki o masallar. O kahramanların küçülerek, radyonun içinde tiyatro gibi sahne aldıklarını düşünürdüm ben. Dikkatinizi çekerim, tiyatro diyorum. Beş yaşındaki bir çocuk olarak tiyatronun bilincindeyim gördüğünüz gibi.
Kışlık ve yazlık sinema zaten hep gündemimizde. Ama bir de tiyatro var kasabada.
Kasaba sakinlerinin kendi kendilerine sahneye koydukları eserler var.

Her güne bir masal…
Her masal bir hayat dersi.  Böyle büyüdük biz. Kardeşlik, dostluk, insanlık ve onur, bizim kuşak da farklıdır o yüzden. Paylaşımcı çocuklar olarak büyüdük. Kemalettin Tuğcu , Ömer Seyfettin hikayeleri ile daha da çok pekişti bu duygular. Bu yüzdendir vericiliğimiz, kendimizi hep ikinci plana atışımız, fedakarlıklarımız ve de keskin duruşumuz, özgüvenimiz, yeri geldiğinde kangren olmuş parmağı kesip atışımız.

Kendim ile ilgili şimdilerde farkına vardığım,
hayal gücüm ve haddinden fazla duygusallığımın nedenleri sanırım her şey gibi
çocukluğuma dayanıyor.

Güzel, dolu dolu bir çocukluk geçirdiğimi düşünüyorum.

Bizim balonlarımız sadece bayramlarda olabiliyordu belki,
ama bizim parklarımız vardı. Sokaklarımız güvenliydi. Üç öğün yemek araları ful sokakta veya parkta geçerdi zamanımız. Evimizin karşısı parktı mesela. Annemin ‘’yemek hazır çocuklar’’ diye seslenişi ile, eve girip yemeğimizi yedikten sonra tekrar oyuna devam ederdik biz.

Aydın’ın Çine’si…

Küçük bir kasaba.
Güzel bir evimiz vardı. Şöyle verandalı. Müstakil ve bahçeli.  Annem toprakla uğraşmayı sevdiğinden mi, yoksa yeni yapılan evimizin borcu için tasarruf ettiğinden mi bilmem, bahçemize sebze dikerdi.
Zira yine o zamanlarda,
genetiği ile oynanmış sebzeler de yoktu. Annemin amacı sanırım tasarruf olmalıydı. Bunu şuna dayanarak söyleyebilirim aslında, bizleri büyütürken hep söylediği bir şey var onun. ‘’Bazı şeyleri elde etmek için emek vermek gerek’’ der annem, ‘’sabır etmek gerek’’ diye de devam eder. 
Hatta bir keresinde eve gelen misafire evde sabun olmayınca,
biblo sabun verdiğini de ilave eder gururla. Canım anacım…

Sanırım sabır konusu bende biraz dozunu kaçırmış gibi görünüyor.
Sabır etmelerim çok uzun sürüyor ve sonunda ki büyük patlamalar kaçınılmaz ve hasarlı oluyor.

 


Devam....

 

 

 

Ayşe Nurhan Karahan