10. Oca, 2016

martı kanadında..

 

Yüreğinize  konuşur bazı zamanlarda, şu deniz fenerleri…   

Çözemediğiniz garip duygular içerisinde buluverirsiniz kendinizi. Fener tam da kalbinizin içindedir şimdi.Dalıp gidersiniz  öylece hayal alemlerine .Nasıl  savurur sizi anlayamazsınız bile.

 

Bir  bakmışsınız ,

fenerin ışığı ile, denizcilere selam verdiğinizi hayal etmektesiniz.

Deniz fenerinize dayanıp,

ay ışığında yakamozları izlediğiniz düşünceleri  sarar bedeninizi.

Öyle dokunmuştur ki yüreğinize ,  

takılıp bir fener müdavimi martı kanadına ,

gökyüzünden süzülüp feneri izlerken bulursunuz kendinizi.Müdavim martılarla dans ettiğiniz hissi içinde kaybolur gidersiniz  öylece. Cemal Süreyya’nın ‘’ Öyle uzaktan seviyorum seni…Kırmadan… Dökmeden… Parçalamadan…’’dizeleri misalidir durumunuz.

 

Biraz karmaşık duygular olduğu itiraf edilebilir belki de, zira bu aşk tek taraflıdır. Siz sadece böyle olmamasını umut edersiniz.

 

Deniz fenerleri farklı iletişim kurarlar sizinle. Öyle yüksek sesle konuşmalarını bekliyorsanız yanılırsınız. Aslında konuştukları bile pek söylenemez onların. Milim kıpırdamazlar yerlerinden, çünkü taş yapılardır. Dalga sesleri arasında  ne söylemeye çalıştıklarını hissetmek durumundasınızdır. Aptala dönersiniz gel-git dalgalarından.

 

Sonunda,

bir kulak vereyim dersiniz elbette ki. Apaçık İnceden fısıldadığını duyarsınız.

  

‘’Hey sen ! ‘’

‘’Işığımdan yararlan !  ’’

‘’Bana bak, yerini fark et  ve  yönünü tayin et…’’

‘’Buradan geçmenden ve arkadaşlığından mutlu oluyorum, ama istediğin yere gitmekte her zaman özgürsün ‘’

‘’Zor durumdaysan kapım sana hep açık.  Ben buradayım. Lakin, zordur benim hayat tarzımda  yaşamak.  Hem ben yalnız yaşamaya da alıştım. Ancak geçici kalabilirsin buralarda. ’’

‘’Ha bir de;  kapım sana olduğu gibi herkese de açık bilesin!!!  ‘’

 

Öyleydi onlar…

 

Çoğunlukla kayaların üzerine inşa edilmişlerdi. Azgın dalgalara karşı duruş sergileyen, ihtişamlı ama içleri dar,  kalpleri olmayan, duygusuz kulelerdi aslında. Hayatın onları çok yormuş olduğunu hemen fark ederdiniz bir bakışta. Siz kalpleri vardır diye düşünürdünüz, onlar kalpleri olmadığını ispat etmeyi seçerlerdi. Ruhlarını, gel geç misafirliklerle beslemeye çalıştıklarına şahit olurdunuz. Yüzeysel ve sığdı her şey. Derin duygulara yer yoktu hayatlarında.Mış gibi, miş gibi yaşamlardan tatmin oluyorlardı sanki…

 

Etraflarını  aydınlattıklarına şahit olurdunuz. Ama kendi içlerinde loş bir ışık vardı her daim. Kendilerine bir türlü yetemezdi o ışık. Aslında yap yalnızdılar…

 

Her şeyden birazcık yaşamlar sürdürdüklerini görürdünüz. Geçmişte yaşadıklarını da fark ederdiniz hemen. Her şeye boş verişlerinin şifrelerini çözmeniz çok zaman almazdı.

 

Bunu kendi istekleriyle yaptıklarını kabullenmek istemeleri,

bir yerde  kendilerini  kandırmaları aslında acıtırdı sizi. Sanırım yüreğinize dokunan da bu olurdu. Yazık olan bu potansiyele ve bu boş verişe, yanardı kalbiniz…

 

Yaşam içinde edinilen tecrübelerle söylenebilirdi ki;

Hayatımızda ki bazı yollar, bıçak gibi kesilebiliyor bazı zamanlarda. Bazen de, birilerinin yoluyla kesişebiliyor. Yansıttığımız  ışık miktarlarının farklı olması, Deniz Feneri misali birbirimizi aydınlattığımız gerçeğini  de asla değiştirmiyor.

 

Hayat ise,  

her zaman bir yol,

bir çıkış bulduğunu garip bir şekilde tecrübe ettirmiş hepimize.

 

Durum böyleyken,

bir gün bir bakıyorsunuz ki,

hayatınızda ki  her şey  birbiriyle bağlantılı aslında. Her şey olması gerektiği için olmakta. Ve sanki birden yeni bir göz açılıyor bedeninizde. Görmeyi öğreniyorsunuz. Susamak gibi bir şey bu . Uzun zamandır susuz kalıp, farkına varamamışsınız gibi.
Nasıl söylesem, sanki tırtılın kelebeğe dönüşmesi gibi...

 

Kim bilir belki de,

kendinizi fark edebilmek için aydınlanmaya, bir fenere ihtiyaç duymuşsunuz gibi. 

 

 

Deniz Fenerlerine sonuna kadar güvene bilirsiniz. Çünkü ne görüyorsanız odurlar. Yalansız, dolansız olduğu gibi açık sözlüdürler. Merttirler. Yüreklidirler. Yardım severdirler. Etraflarını aydınlatırlar. Zordurlar. Çünkü ben merkezlidirler. Dayanmak bir hayli güç ister bu  ‘’ ben, benim, hep ben ’’ duruşlarına. Ama siz her şeye rağmen belki dersiniz…

 

Lakin gerçek odur ki, onlar gerçekten birer taş yapılardır. Değil mi ki, o azgın dalgalar yontup esnetememiş o fenerleri ? Anlarsınız ki yapılabilecek hiçbir şey yoktur…

 

Ve en nihayetinde;

bu defa farklı duygular içinde, yine bir martının kanadında ,

‘’mış gibi , miş gibi ‘’ hayatlarına terk edersiniz o canım feneri…

 

 

Hey, Deniz Feneri !!

Sonunda sanırım duydum sesini.

Müdavim martılarına iyi bak.

Ve şimdi de, sen duy sesimi. 

Sadece ölümdür,

tek başına yaşanan !!

 

Tırtıl'a gelince…!!

Belki öldüğünü düşünüyor o ama,

kelebeğe dönüştüğünü,

unutuyor aslında...

 

Ayşe Nurhan Karahan