ya sen çal, ya da dans et!!

29. May, 2017

Farkında mısınız bilmiyorum ama,
toplumsal mutabakat sağlanması gereken konuları bir yana bırakırsak eğer,
istemediğimiz hiç bir şeyin içinde, olmama özgürlüğümüz var bizim.Kullanırız veya kullanmayız ama, var o.
Bireysel olarak yaşantımız içinde gerçekleşen her şey, izin verdiğimiz ölçüde yer alıyor hayatımızda. Bir şeyleri gerçekleştirme biçimimizi sorgulamak, bu anlamda çok önemli. Çünkü bir yerde, kişisel erkimiz bu bizim.
Kişisel erk, hayatımız boyunca biriktirip, sahip olduğumuz bir olgu. Oluşumundaki en büyük rolü ise, yetişme şeklimiz alıyor. Bu yolculuk esnasında, belli bir yaşa gelinceye kadar, bize dayatılan öğretiler ve semboller var. Onlar beynimize mıh gibi kazınmışlar. Ebeveynlerimizce ya da çevremizce oluşturulan öğretiler bunlar.
Nasıl söylesem,
eğer kız çocuk olarak doğmuşsanız bebeklerle oynamanız öngörülüyor mesela. Tüm oyunlarda, ya gelin ya da anne oluyorsunuz. Gelin olmak şartmış gibi bir durum var çünkü. Ayrıca ‘’evde kalmak’’ diye bir deyim hiç durmadan etrafınızda dolaşıyor. Anne olabilmek için doğurmanız, nerede ise şart koşulur vaziyette.
Yok eğer erkek çocuksanız da,
silahlar ve arabalar var önünüzde. Ya damatsınız, ya şoför, ya da asker. Tabi ki bir de, aslan parçasısınız.
‘’Büyüyünce ne olacaksın?’’ soruları var, bitmek tükenmek bilmeyen. Diyelim ki siz kız çocuğusunuz. O soruya cevaben, ‘’dansöz’’ diyemiyorsunuz bir kere. Var sayalım ki dediniz? Bir şık, gülüşmelere neden oluyorsunuz. Diğer şık, evde uyarılıyorsunuz. Bir diğer şık ise, küçümseniyorsunuz.
Halbuki, tam da hayal gücünüz ile birlikte kendinizi keşfedeceğiniz zamanlardır onlar. Ama size ‘’peki neden dansöz ?’’ diye soran yoktur. Belki de siz o anlarda, bir çok akranınızın duyamadığı notaları duyup, kendi notalarınızda raks etme isteği içerisindesiniz. Belki de, kişisel erkiniz oluşmaya başladı bile. Çünkü o, nasıl yaşayacağımızdan başlayarak, nasıl ölmek istediğimize kadar olan, kararlarımızı oluşturan davranış şeklimiz bizim.
Toplum ve çevre dayatmaları ile erkiniz arasındaki çatışmalar başladı bile işte. Halbuki siz kendi doğrularınızı oluşturuyordunuz artık. Doktrinlerle vedalaşmıştınız. Değişiyordunuz. ‘’Kime göre? Neye göre?’’ diye bir sorunuz vardı artık.
Bazen bu yaşımda dahi, ciddi ciddi merak ediyorum ben. Dinlediğimiz müziği, aynı notalarla mı algılıyoruz bizler acaba?
Bu da nerden çıktı böyle diyeceksiniz şimdi. Şuradan çıktı efendim. Aynı müzik ile raks ederken hepimizin farklı bir temposu var çünkü. Biz buna ritim duygusu diyoruz belki ama, bana göre kişisel erkim o benim.
Aynı notaları duyduğumuz kesin. Bir şarkıyı toplu olarak dillendirirken anlayabiliyoruz bunu çünkü. Ama konu dans etmeye gelince, durum farklılaşıyor birden. İşte o zaman algılarımız ve özümüz tam olarak devreye giriyor. O ritim içinde, olmayan bir aksaklıkla raks edebiliyorsunuz mesela. Bu o anda, o müzik içinde duymayı istediğiniz başka bir tını bile olabilir aslında. Bu sizin hayal gücünüz bile olabilir. Yani kişisel erkiniz.
Diyelim ki çok yol aldınız. Koca bir birey oldunuz. Tabi ki bu arada, olan oldu. Sistemin sizden istediği her şeyi gerçekleştirdiniz. Evlendiniz, anne veya baba oldunuz. Hayatınızın belli bir bölümünde belki de kendinizi yok bile sayabildiniz.
Ama aynı zamanda öz benliğiniz ile bir birey olma iç güdünüz var sizin. Müziği sadece dinlemek istemiyorsunuz belki siz. Belki de o müziği çalan olmak istiyorsunuz. Ne bileyim belki de raks etmek istiyorsunuz. Var gücünüzle asılıyorsunuz hayata. Rasyonel düşünce sisteminizi oluşturdunuz. Dünyanın sınırlarının, düşünceleriniz kadar olduğu gerçeğini çözdünüz. Zaman içerisinde şablonlardan ve dayatmalardan yakanızı kurtardınız. Size sunulan o fasit daireden çıkmayı başardınız. Kendi erkinizi oluşturdunuz. Ve artık ‘’özveri ve fedakarlık’’ dediğimiz, bana göre diğer adı ‘’kendini yok sayma’’ olan o korkunç hastalıklı duruma da, dur diyebiliyorsunuz artık. ‘’Hayır’’ demeyi öğrendiniz siz.
Ama o da ne? Hay Allah… Şimdi de toplum çıktı karşınıza. Hiç durmadan kendi hakkında düşünmek yerine, sizin hakkınızda düşünen bir dünya insan.
Neden?
Çünkü, hepimizin algı kalıpları farklı. Düşünebilenlerimiz olduğu gibi, kendi hakkında bile düşünmeyenlerimiz çoğunlukta. Bu demektir ki, aslında onlar hiç düşünmüyorlar. Çoğumuz sadece varız işte. Yaşamıyoruz bile bu anlamda.
Halbuki insan, akıllı bir hayvan. Ve sizin ütopyanız var. O yüzden kendi haklarında düşünmek yerine, sizin hakkınızda düşünüyor onlar hiç durmadan. Onların ütopyası yok.

Ütopyası olmayan insanlar,
etraflarına bile bakmazlar çünkü.
Arabalarına atlayıp,
oraya, hayallerine doğru gaza da basamaz onlar o yüzden. O yüzden de hep razı durumundadırlar. Ona razı, buna razı, her şeye razı… Başka bir dünyaları yoktur çünkü.
Onlar insan doğasında bilinen tek gerçeğin, devinim olduğunu göremezler. Sadece kuramsal bilgilere dayanarak yaşarlar.
Farkında değillerdir belki ama, siz onların ütopyası olmuşsunuzdur çoktan.

Ve siz…

Onlar ne yazık ki sizin,
bazen ‘keşke’ leriniz,
bazen de,
her şeye rağmen,
‘iyi ki’ leriniz olurlar hep…

 

Ayşe Nurhan Karahan

14. May, 2017
Malum bu gün anneler günü.
Ben de,
varoluşuma neden olan,
o ulvi varlık için bir şeyler söyleme ihtiyacı duydum nacizane.

Ama ondan bahsederken,
asla babamı yok sayamayacağım.
Çünkü o tesadüf olmasa,
o benim annem olamayacaktı maalesef.
Canım babam. İlhan bey...

Tabi ki,
annemin varoluşuna neden olan insanları da yok sayamam...

Aşağıdaki ilk fotoğrafta, evlatlarını etrafına almış gördüğünüz,
Sevgili anneannem Selime hanım.
Sol başta elini anneannemin omzuna koyan güzel kız canım annem.
Annemin yanında ise tüm otoritesiyle ve tüm zerafeti ile en büyük teyzem Cihan Hanım duruyor.
Örülmüş saçları ile anneannemin yanına ilişmiş olan o güzel kız ise,
en küçük teyzem Şükran Hanım.

İkinci fotoğraf ise,
Canım babam ve annemin.
Kardeşlerimin ve benim varoluşumuza imza attıkları fotoğraftır o.

Selime anneannem gelişme çağında çok güzel bir kız olduğundan,
efeler tarafından kaçırılma girişimlerine maruz kalınca,
apar topar zabıt katibi olan dedemle evlendirilmiş.
Bu evlilikten üç kız ve bir oğlan evlada sahip olmuş.
Kızlarından en büyüğü,
öğretmen olmayı seçmiş.
Çok emin değilim ama sanırım yıl 1950'ler falan.

Teyzemin öğretmen olarak tayininin çıktığı esnada,
Sevgili Dedem kötü bir hastalığa tutuluyor.
Canım anneannem,
hasta eşini 17 yaşındaki annemle bırakıp,
küçük kızı ve oğlunu da alarak,
tek başına uzak bir kasabaya gönderemeyeceği teyzemin,
istikbali için peşinde yollara düşüyor.

Bir süre sonra,
giderek kötüleşen dedem vefat ediyor.
Anneannem,
teyzem ve diğer evlatları ile başka bir nahiyede olması sebebiyle,
17 yaşındaki anneme komşuları sahip çıkıyor.
Anneanneme telgraflar çekiliyor.
Haberin onlara ulaşması ise,
tam bir ay sürüyor.

Bu hikayeyi öğrendiğimde,
tam 40 yaşındaydım.
Küçük teyzem ve kızları ile bir aile yemeğinde,
her zamanki gibi eskileri deşeliyorduk.
Annem,
yemek esnasında bu konu ile ilgili hayretler içerisindeki sorularımıza,
öyle sıradan bir şeymiş gibi cevaplar veriyordu ki,
hikaye tam olarak ortaya çıktığında duyduklarımıza inanamayıp,
kuzenlerimle şoka girmiştik.
Her sorumuzun tek bir yanıtı vardı…
‘’ O zaman öyleydi kızım...’’

17 yaşındaki bir kız çocuğu,
tek başına hasta babasına bakarken,
onu kaybediyor ve bir ay komşularında misafir ediliyor.
Bakmayın misafir dediğime,
aslında evin işlerini canım annem,
yani o yapıyor.

Bir ay sonra haberi alan anneannem,
teyzemi orada yalnız bırakamadığından,
geri dönebilmek için,
hemen tayin ile ilgili başvuru yapıyor.
Bir acı olay da orada fark ediliyor.
Bu tayine,
Sevgili Teyzemin, Cihan olan isminin neden olduğu,
erkek olduğu varsayımıyla bu uzak diyara, tayin edildiği gün yüzüne çıkıyor.
Ve derhal, gerisin geriye tayini çıkarılıyor.

Bir buçuk ay sonra geri dönebilen,
ve genç yaşta üç kızı ve bir oğluyla yapayalnız kalan anneannem,
üç ay dedemin maaşının bağlanmasını bekliyor.
Canım anneanneciğim.
Yaşadığı talihsizlikler bununla da kalmamış maalesef.
En büyük darbeyi ise,
18 yaşındaki tek oğlunu, o amansız hastalıktan kaybetmesi ile alıyor.

Ve geriye,
gencecik Selime hanım ve güzeller güzeli üç kızı kalıyor.

İşte o ortancası,
17 yaşında hasta babasının sorumluluğunu alabilen kızdır,
benim annem.

Ve o dönemde,
o yıllarda,
ben öğretmen olacağım diye anneannemi yollara düşüren kadın,
Cihan'dır benim teyzem, anne yarım.

Bir diğer anne yarım,
Sevgili teyzem Şükran'dır, iliklerinize kadar anne yarısı hissettiğiniz güzeller güzeli teyzem.

Kızının geleceği için,
gözünü kırpmadan böylesi önemli bir karar verip,
çocuklarını da koluna takarak,
1950'lerde,
yollara düşebilendir benim anneannem.

Ayrıca,
birini anne olarak hissedebilmeniz için,
illa ki kan bağı olması gerekmiyor.
Hayatım boyunca yok sayamayacağım biri daha var.
En az annem kadar emeği vardır üzerimde asla inkar edemem.
Ne olursa olsun o hep benim Nazike annemdir.
Öyle de kalacaktır. Nurlarda yatsın…

Ne çok şanslıyım görüyor musunuz?

Bu beş cumhuriyet kadını,
yoğurmuştur beni.
İşte,
benim rol modellerim.
Hayatıma yön veren kadınlar onlar.
1950’lerde,
yapayalnız ayakta durmayı başarabilmiş dört kadın.
Sanırım taşıdığım bu cesaret ve bu deliliği,
onlara borçluyum ben.
Onlar benim omuzlarımdaki nişanlarım…

Heyy!
Selime Hanım! Nazike Hanım! İlhan Bey! Nurlarda uyuyun!

Ve,
Selime hanımın üç güzelleri!

İyi ki hayatımızdasınız ve iyi ki varsınız!
Sizi çok seviyorum!

Sizi,
çok seviyorum!

 

Ayşe Nurhan Karahan

 

 

22. Mar, 2017

26 Mart 2015

Meleklerin onu bizden almasının ardından, koca iki yıl geçmesine rağmen her şey daha dün gibi sanki.
Nedense o zaman denen şey, bazı acılara ve yaralara ilaç olamıyor. Bir bakıyorsunuz ki, ‘’ Zaman her şeyin ilacıdır’’ sözü kos koca bir hikaye aslında. O sadece size eşlik ediyor. Çünkü hiç soğumayan yaralar var insanın hayatında. Hatta bizzat yaşıyorsunuz ki, durum tam tersi aslında. Her geçen dakika daha da acıyor yaranız. Özlemler daha çok derinleşiyor çünkü. Yaranız da o oranda derinleşiyor fark etmeden. Belki de kangren bile oluyor.

Neden biliyor musunuz?
Çünkü o kaybetmedi. Siz kaybettiniz. Artık geri dönemeyecek olan, bir değeriniz kayıp sizin.

İnsanı en çok değerlerini kaybetmesi hırpalar. Özeldirler o değerler çünkü. Hele ki bir kardeş, bir ağabey. O boşluğu dolduracak bir şey arar durursunuz hiç durmadan. Eksiksinizdir siz artık. Tamamlanmak için çırpınır durursunuz. Bir yanda bu duygularınız, diğer yanda ise gerçekler duruyordur.

Her ölüm erkendir mutlaka. Ama bazı kaybedişleri hiç bir yere sığdıramaz insan. Çünkü gidilmemek ve kaybetmemek için gerekli olan o insan üstü, o takdire şayan mücadele fazlasıyla verilmiştir. Bu sonucun hak edilmediğini sorgularsınız hiç durmadan.
Zaten, buradan sonra tüm işiniz sorgulamaktır sizin artık. Hangi bedelin ödendiğini sorgularsınız mesela.

Evet, belki her şey de tamamlanamaz hayatta. Belki bazen rüya gibi yaşanır bazı şeyler hayat içinde. Ama siz hep uyanmak istersiniz o kötü rüyanızdan. Hep yeniden başlayıp, olmasını istediğiniz gibi tamamlamak istersiniz o yarım kalanınızı.

Ama nafile. Esas rüya olan bu duygularınızdır işte.
Boğazınızda düğümlenen bir dünya sözcük, cümlelerle ifade edilemeyen bir dünya duygu ile kala kalırsınız hep.

Ve tabi ki , bitmek bilmeyen kos koca bir isyanla.

Hep ışıklarda uyu kıymetlim.
Seni çok özlüyorum bilesin.



Ayşe Nurhan Karahan

18. Mar, 2017
Bu özel gün,
sanırım benim gibi, hepimizi özel duygularla bezedi.
Uyandığımda, bir dostumun kaleme aldığı bir anısı, boğazımı düğüm düğüm etmeye yetti de arttı benim.
 
Ben de, sizler gibi, böyle bir ecdadın torunu olmaktan hep onur duydum.
Bilirsiniz Türk kanı deli akar. Türk cesareti farklıdır. ''Gözü kara Türkler'' ''Çılgın Türkler'' diye isimlendiriyorlar bizi. Onlar bilmezler ama, İşte o karalık, o çılgınlık, bizdeki vatan sevgisidir.
O karalık, gerektiğinde tek vucut olabilmemizden gelir.
 
Biz biliriz ki, bu vatan için o yok zamanlarda çok kanlar akıtılmıştır. Biz biliriz ki, ninelerimiz dedelerimiz yoktan var etmiştir bu güzel vatanımızı. Biliriz ki, ayaklarında çarıkları, ellerinde silahları dahi yokken, onlar cepheye koşmuştur kazma ile kürek ile. Biliriz ki, bir MUSTAFA KEMAL geçmiştir bu ülkeden.
 
Bu yüzden deli akar o kanımız. Bu yüzdendir o deli cesaretimiz.
Düşünürüz ki, onlar o şartlarda, bu vatandan vazgeçmeyi bilmedilerse, bizim vazgeçmeye hakkımız yoktur. Biz biliriz ki, bu ülke emanetimizdir bizim.
El alem, deli cesareti der,
biz ''akacak kan damarda durmaz'' deriz vatanımız için.
 
Mustafa Kemal'in kağnısını dehliyen Elif'in,
276 kg top mermisini sırtında taşıyan Seyit Onbaşının,
ve nicelerinin torunlarıyız biz.
 
Ve vatanımız için evet,
o yüce değerimiz,
MUSTAFA KEMAL'imizin de,
tükenmek bitmek bilmeyen, gönüllü askerleriyiz hepimiz.
Huzur içinde uyusunlar ki, o ruh bu ülkeyi her zaman düze çıkaracaktır.
Bu nedenle o Çanakkale geçilmez beyim!
Geçilemez o Çanakkale!
 
 
 
Ayşe Nurhan Karahan
27. Şub, 2017

Belli ki insan,

en çok kendisine yabancı. 

Ama yine belli ki,

insan sadece kendisinden kaçamıyor.

İdealler ise, çok ama çok tehlikeli.

Düşüncelerdeki bağlayıcılık ise,  

en büyük yük.

 

Güçlü bir yapıya sahip olamayan çoğu insanın,

altından kalkamadığı idealleri,

ve kendi yarattıkları sorunları ile başa çıkma yolları ,  

genellikle,  

ideallerinin tam tersi istikametine yönelmeleri, ya da sorunlarını görmezden gelmeleri  ile son buluyor.  Söyledikleri ile uyguladıkları farklı olan bir dünya insan modelleri yani.

Çareyi, kaçmakta buluyorlar onlar. Belki de bu bir tatmin ve rahatlama yöntemi.  Kendileri için güven tazeleme belki.  Belki bir kompleks. Kendinden kaçış.

 

Benliğin, kendi içindeki bu ve buna benzer yaman çelişkilerinin yarattığı baskı ise,

ilerleyen zamanlarda, bu insanların psikolojik bozukluklar yaşamalarına neden oluyor.

 

Bu süreç, en başta beyaz yalanlarla başlıyor.

En çok kimler yalan söyler, dikkat ettiniz mi hiç? Ben ettim.

‘’ Ben yalan söylemem’’ deme ihtiyacı duyan insanlardır, en çok yalan söyleyen insanlar. Bir bakarsınız ki, kendileri bile inanmış o yalanlarına.  İnanmak isterler çünkü, o onları rahatsız eder. Ve öz benlik mücadelesidir o, asılında başlayan.

Sonra da,  o doğrultuda oluşturulmaya çalışılan saçma sapan yaşam felsefeleri. İşte tüm bunlar bir tür bilinçaltı oyunları.  Hiçbir şeyi tamamlamayan düşüncelerinin esareti bir anlamda.  

Ama hiçbir şey aklınızı tutkulu bir şüpheden keskin kılamaz. O yalanlar  mutlaka gün yüzüne çıkarlar.

 

Sonra ki aşama,

vicdan muhasebeleri. O karma karışık zihin içinde, acıma duyguları ile vicdani duyguların birbirine karıştırılmasıyla, aslında olmayan duygularının varlığının kabul zorunluluğu başlar bu defa. Çünkü artık başa çıkılamıyordur o hastalıklı ruhla. Kabul, her zaman işi kolaylaştırır. Ama kabul verilen düşünceler hastadır bu defa…

Onlar, bu karmaşık ve hasta zihinle, hep bir şeyleri unutmuş gibidirler. Unuturlar da zaten. Çünkü korku ve huzursuzluk ruhu kemirir. Korku anında algı kalıpları olduğu gibi yer değiştirir. İhtimal dahilin de bile olmayan şeyler, olağan görünmeye başlar o andan sonra. Artık o bir zamanlar, beğenmedikleri Türk filmleri tadında yaşamaya başlarlar, her duyguyu . Çünkü bilinç haberdar olduğu hiçbir şeyi unutmaz. Ulaştıkları her tatmin anında, başka bir arzunun tohumunun hayalini kurarlar. Ebedi tatminsizlik kısaca.  Her şey için mantıksız da olsa, hep bir nedenleri vardır.

Ne istediklerini bilirler, ne de ne aradıklarını. Tamamen hastalıklı düşünceler ve duygular üretimi ile süren davranışlar zinciri böylece devam eder.

Bir adım sonrası ise,

kendini olduğundan farklı gösteren insan profilleri. Çift kişilik sorunları.Ve bu yükü taşıyamayıp,  sırtındaki diğer kendisini, üzerinden atmak için psikolojik sorunlar yaşayan insan modeli.  Ve doktor yardımları.Tabi ki de bununla beraber, onlar yüzünden yara alan bir çok insan. Dürüstlük, güven ve insan olmanın erdemlerine vakıf kendisini korumayı bilmiş, günahsız bir dünya insan.

Ve debelendikçe bu batağa daha çok saplanan hasta profili . Çünkü o andan sonra istedikleri tek şey, kendilerini rahatlatma onların. O yüzden çok rahat yalan söyleyebiliyorlar. Onlara göre bir nedeni olan her yalan masum çünkü.  Zira bu bir hastalık.

İletişim önemli belki ama, insanları tahlil etmek için, söylediklerinden çok, yaptıklarını izlemek sanırım en doğru yol. Denge ise en önemli şey.

 

Bir teknenin en önemli yeri neresidir bilir misiniz?

Denizciler çok iyi bilirler.

Bir teknenin en önemli yeri omurgasıdır.  Tekne iskeletinin altında bulunan ve baştan kıça uzanan, üzerine diğer bütün elemanların inşa edildiği temel yapı o çünkü.   Tüm yükü o taşır.

Omurgası sağlam bir teknede,

zaman içinde gövdede tahribat olmuş olsa bile,

bazı müdahaleler ile iyileştirme her zaman mümkündür.

Ama omurgada hasar veya yanlış bir imalat var ise,

işte o zaman iş çok zor. Çünkü her zaman sorun var o teknede. Tamiri de imkansız gibi bir şey. Zira omurga imalatın tam da başlangıç noktası aynı zamanda..Omurgada ki bir imalat hatası, teknede denge sorunu demek. Siz ona direk de yapsanız, ne bileyim bilmem kaç metre salmada koysanız, yelken vs derken denge hep kaçık artık. Zira o bozuk imalat ve üretim hatası. Tıpkı insanlarda olduğu gibi…

Omurga en önemli taşıyıcımız. Ondaki bir hasar, sizin doğru yürüyememenize yol açtığı gibi, denge bozukluğu da yaratıyor. İnsanlar arasındaki  ‘’ omurgasız ‘’ deyimi, çok geniş kapsamlı kullanılan bir sözcük bu yüzden. Çünkü her türden bozulmayı barındırıyor içinde.  Güven duygusu, dürüstlük, yalan vs.

Çok doğru hepimizin bir yaşam felsefesi var, ve bizler bu doğrultuda bazı çizgiler oluşturuyoruz. Düşüncelerimiz ve bilinçaltımız fark etmeden yönlendiriyor bizi. Okuyoruz,  çiziyoruz ve birleştirip kendimize bir yön tayin ediyoruz.

Lakin ne kadar okursak okuyalım, diyelim ki  her yerimizden zeka fışkırsın, sadece duygular, düşüncelerimize yön veren. Hissede bilmek önemli.

Ve önemli olan bir diğer şey, tüm bunların bir anlama hizmet etmesi sanırım.

Aksi taktirde,

bir bakmışsınız ki  savunduğunuz düşüncelerin tutsağı oluvermişsiniz bir anda. Seslendirilen düşüncenin bağlayıcılığını, üzerinizdeki baskısını, tahmin bile edemezsiniz. Bir anlam içermeyen, bu anlamda ayakları yere basmayan, birbirini tamamlamayan düşüncelerinizin, esirisiniz o andan sonra.

Körü körüne bağlılık yani…

Sonuçta geldiğiniz nokta,

dillendirdiğiniz gibi hareket etme zorunluluğu hissetmekten ve bir çok insanı da üzmekten yaralamaktan öteye gitmeyecektir. Neden biliyor musunuz? Çünkü siz o değilsiniz.  Bu nedenle oluşan denge bozukluğu ise, büyük yükün tamamen zihne yüklenmesine neden olacaktır.

Ve dahi en ağır yük ,

kendini olduğundan farklı gösteren insanın yükü.

Düşünün, bir ömür boyu sırtınızda bir başkasını taşıyorsunuz.

Aslında bu tip insanların,

bir anlam yükleyemedikleri kendi davranışlarının,

onları nasıl esir aldığı,  bu boşluğu doldurma çabalarını ve bunları içi boş felsefelere dayandırmaya çalıştıklarını gördüğünüzde, sadece onları anlamaya çalışmalısınız.

Bunu fark edemiyor olmalarına şaşırmamalısınız. Çünkü omurga ya hasarlı üretilmiştir, ya da artık yara almıştır. Omurgadaki bu hasarı fark edip, duruma müdahale çabalarınız ise, hep boşa çıkacaktır.

Çünkü insanlar,

kendini aldatma içgüdüleri ile, fark ettikleri tehlikeleri bilinçli olarak yok sayarlar.

İnsan omurgasındaki bu anlamdaki bir bozulmada,

iyileştirme yani tamirat bir işe yarar mı bilemem ama, öncelikle onların iyileşme süreçleri mutlaka ki, kendi durumlarını fark etmeleriyle başlayacaktır. O gün belki henüz gelmemiş olabilir.  Bu durumda siz sadece, sözlerden çok davranışları gözeterek kendinizi koruma altına almalısınız.  

Ayrıca bunu anladığınız andan itibaren, konuya dahil olarak el uzatma çabalarınız, kendinizi de yok saymanıza neden olabilir. Çünkü bu sadece onların altından kalkması gereken bir sorundur. Sizin yapabileceğiniz tek şey vardır belki de. O da kendinize yeni bir yol çizmektir.

Çünkü ruh hallerinin insafına kalmış insan ilişkileri, asla ciddiye alınmamalıdır. Ve siz uçan bir canlı değilseniz eğer, uçurumun başında çok dikkatli olmalısınız. Birileri kötü bir şeyler mi yapıyor? Farkında değildir ama, aslında o kendisine kötülük ediyordur o anda.

Şimdi size bir dip not.

Çünkü,

bir insanı gerçekte kötü kılmayan şey, onun yaşamını da kötüleştirmez. Şayet o insanın, yaşamı da gittikçe kötüleşiyorsa, orada kendisine ait ciddi bir problemi var demektir.

Şükürler olsun ki, yeryüzünde kusurlu olan bir çok şey var. Ayrıca kusurların varlığı  evreni de ilginç kılıyor bana göre.  Gözlerimiz ve kulaklarımız açık olarak, bu sayede algılarımızı devreye sokabiliyoruz. Hissede biliyoruz. İnsan olabilmek için her şeyden önce hissede bilmek ve cesaret gerekiyor sanırım.

Ama unutulmamalıdır ki,

kendisini hiçbir düşünceye adamayan, hiçbir ilkesi olmayan bir ruh yeryüzünde kendisine hiçbir yer bulamaz.

 

Son söz;

Ne olursanız olun ama,

düşüncelerinizin ve davranışlarınızın içini,

anlam ve adalet duygusuyla doldurmayı,

kimseden ama kimseden esirgemeyin.

Çünkü irtibat içinde olduğunuz her insan,

bunu mutlaka koşulsuz hak eder.

 

Bana göre bu,

her şeyden önce kendimize,

sonra da karşımızdaki kişilere

duyduğumuz saygının tereddütsüz gereği olmalıdır.

 

 

 

 

Ayşe Nurhan Karahan