11. Ara, 2016

araf...

Bu nasıl bir araf?
Bir yandan,
insanlık için güzel şeylerin ortaya konduğu oluşumlar içindeyim.
Diğer tarafta büyük bir acı, ve büyük bir batak...
Soyutlayamıyorum kendimi,  bu samimiyetsiz,
kokuşmuş insanlıktan bir türlü.
Her şey sığ ve yüzeysel.
Saygı bitti...
Sevgi diye bir şey yok artık.
Acımasızlık ve vefasızlık ise diz boyu.
Kan, gözyaşı ve ahlar...
Kahır ve yine hep kahır.
Kendimizi soyutlama güdüsüyle,
vicdanını rahatlatmaya çalışan,
insanız diye dolaşan,
yaratıklar ordusuna döndük.
Yüreğim yorgun.
Yüreğim çok yorgun.
Biliyor musunuz ne istiyorum?
Issız bir adada tek başıma yaşamak.
Tıpkı Robinson gibi...
Robinson gibi ama Cuma'sız...
İlkel ama, başım hep dim dik.
Tohumlar biriktiriyoruz fidanlar olsun diye.
Fidanlar dikiyoruz ağaçlar, orman olsun diye.
Sonra bir alev...
Yangının yeri ise, yüreğimiz.
Umudumuzu çaldılar bizden.
Daha büyük bir hırsızlık yok bu evrende.
Yaşama sevincimizi öldürüyorlar.
Bundan daha acımasız bir katil yok dünyada.
Utanır olduk başımızı gökyüzüne kaldırmaya,
denizlere bakmaya, çiçekleri koklamaya.
Tecavüzler, şehitler, katliamlar...
Bu yol,
bu araba nereye gider, bilen var mı a dostlar ?
Durun bir dakika durun!
Daha fazla kalamam bu arafta!
Dahil olduğum her şeyden, sorumluyum ben!
Durdurun bu felaket yüklü arabayı!
Bu yükü daha fazla taşıyamayıp,
İnmek isteyen bir kadın,
bir anne var,
bu felaket yüklü arabadan!

 

ayşe nurhan karahan