Tayfun Talipoğlu...

21. Mar, 2017

Bu gün Nevruz yani Bahar bayramı.

Dün gerçekten haftaya güzel bir günle başladım ben.İyi bir başlangıç devamında başka güzellikler de getirmişti.
Güzel dost sohbetleri arasına sahilde güneşlenmeyi bile sıkıştırabilmiştim.
Devamında Peksimet Kütüphanesi Çocuklarının hazırlandıkları oyunun provasını,
Hüseyin'in onları çalıştırırken aldığı büyük hazzı izledim büyük keyif ve mutlulukla.
Tam ''tamam artık bu gün bitti evimdeyim '' dediğimde telefonumda bir dostumun cevapsız aramasını gördüm. Geri dönüş yaptığımda ise, o da ne?
Gün henüz bitmemiş meğer.

Uzun lafın kısası, saatler 21 Mart'a geçmişken,
neredeyse denizin içinde bir masada,
geç saatlere kadar güzel bir sohbetle sürdü gece.

Denizin kenarında, mum ışığı eşliğinde, ve yıldızların altındaki o güzel sohbetin arasında,
her ikimizde,
aniden kayıveren bir yıldıza şahit olduk bir anda.
Birbirimize gördün mü? çığlıklarımız eşliğinde, hemen kendimiz için ayrı ayrı dilekler diledik.

Sabah uyandığımda ise gördüğüm ilk haber,
bana o kayan yıldızı hatırlattı yine aniden.
Anladım ki o yıldız, Tayfun Talipoğlu'ydu.

İyi ve özel insanlar, kendileri gibi özel günlerde ayrılıyorlar aramızdan. Unutulamayacak tarihlerde. Çünkü onlar hayata iz bırakabilen insanlar.
Mesela bir Nevruz'da, bir bahar bayramında.
Ölmek için bundan daha güzel bir gece,
daha güzel bir gün yok bana göre.

Dün gece,
gökyüzünden koca bir selam çakıp,
hepimizin Nevruzunu,
Bahar bayramını kutlayarak ayrıldı aramızdan,
Sevgili Tayfun Talipoğlu.

Hepinize koskoca bir selam iletti dostlar o.
Üzerimde kalmasın.
Ve o,
kalbi büyük insan,
toprağa karışmak için,
seçilebilecek en güzel gün olan,
bu günde ve sonrasında,
hep Işıklar içinde huzula uyusun.

 

Ayşe Nurhan Karahan

8. Mar, 2017

Tesadüf mü bilmem ama, yağmur var Bodrum da iki gündür.
Bir rüzgar estiriyor arada, bir de yağmur indiriveriyor paldır küldür. Sonra bir gümbürtü...Bildiğiniz yer gök inliyor anlayacağınız. Ardından kocaman bir sessizlik.

Derken bir baktım ki,
tarih 8 Mart.
Sosyal yayın mecralarında, mesajlar havada uçuşuyor tabi ki.

Her sene,
şu 8 Mart geldiğinde oturur kara kara düşünürüm ben nedense. Aslında nedeni de belli . O da, bu yaman çelişkiyi bir türlü içime sindirememem.

Bu konuda, bana hiç durmadan konuşan bir iç sesim var.
''Senin diğer insan evladından bir farkın yok ki neyi kutluyorsun sen? '' diye soruyor o bana.
''Hatta senin yapımında kullanılan fazla parçalar bile var'' diyor.
Ve devam ediyor,
'' Sen veya siz bunu fark edip, hayatınızın iplerini başkalarının eline bırakmamayı becerebildiniz. Peki ya diğerleri? ''
''Senin ülkende çocuk gelinler var. Hala çocuk tecavüzleri var.Sen bir kadın, bir anne olarak bunlara engel olabildin mi ki? Sen neyi kutluyorsun? '' diye bağırıyor.
''Ülkende, kadının özgürlüğü sadece saçını örteceği baş örtüsüne indirgenmiş durumda.'' farkında mısın? diyor.

Daha neler söylüyor bir bilseniz.
Neyse daha çok uzatmayayım, anlayacağınız hiç durmadan bala bala bala...
Sözün kısası,
''Kandırma kendini böyle boş şeylerle, daha çok yolunuz var sizin bu kutlama için. Bu ülkenin doğusu var, batısı var. Kuzeyi var güneyi var.''
''O fazla parçayı hepiniz fark edebildiğiniz gün,o bayram bu ülkede'' diyerek, gidiverdi.

Bana da, ülkemdeki tüm hemcinslerimin,
o fazla parçayı bir an önce fark etmelerini temenni etmekten başka, hiç bir şey kalmadı .

Bir insanı sevmekle başlayacaktı her şey.
Hep sevgiyle kalın...

 

Ayşe Nurhan Karahan

25. Oca, 2017

Sevgi de neydi?
Ondan daha önemli şeyler vardı hayatta...
O masumiyetti.
O güvendi.
O iştahtı.
Samimiyetti, emekti.
İnsan olmaktı o.

İnsan olmanın erdemlerini koruya bilme çabası...
İşte seninle yaşanan yılların özeti...

 

Ayşe Nurhan Karahan

6. Oca, 2017

Bana göre mucize denen şey,
bir insan vücudunda, başka bir hayatın tohumlanarak,
nefes bulması.

Evren bu muhteşem görevi şimdilik bazı dişilere vermiş. Ve ne şanslıyım ki, bu duyguyu sonradan da olsa, yaşayabildim ben.

Tam 26 yıl önce bu gün...
Gelişimi için gerekli zamanı beklemeden,
sabırsızlık edip, erkenden geliveren minicik bir yürek vardı kucağımda. Tam beş yıl sonra sahip olmuştum ona.
Ve bu gecikme sürecinde hep sorgulamıştım kendimi, doğurmak şartmıdır diye.
''Başka bir kanı, başka bir canı da sahiplenebilirim ben,'' dediğim anda, çalıverdi kapımızı o mas mavi, ışıl ışıl gözleri ile Cem.
Ona sahip olmak için çok ısrarcı olmuştum.
Geldiği andan itibaren de,
fazla ısrarın doğru olmadığını öğretmişti bana o. Primature doğmuştu, ve akciğer gelişimi henüz devam ediyordu.
Doktorumuzun önerisi üzerine onu yatırdığımız hastanede,
zatürre virüsü alması ile, durum daha da ciddi bir hal almıştı.
Anlayacağınız tüm annelerin,
dokuz ayın sonunda kaprisleri ile hamileliklerinin acısını çıkardıkları, o muhteşem loğusalık dönemi diye bir şey olamadı benim hayatımda.

Işıl ışıl mas mavi gözler ve hastane günlerimiz, bu günkü gibi aklımda.
Zor günler yaşanmıştı. Hazırlıksız yakalanmıştık bu sürece.
Ben doğum sonrası güzel günlere hazırlanarak,
oyuncağımın gelmesini beklerken, bir anda kendimi hastanede bulmuştum.
Cem'in krizleri ile birlikte,
doktorlar ordusu odaya dalar dalmaz,
kendimi tuvalete zor attığımı hatırlıyorum.
Nasıl da değişiyordu bütün kimyam onun krizleri esnasında?

Ama Cem o zayıf vücudu altında,
belliydi ki çok güçlü bir bünye taşıyordu.
Hamilelik süremde üç ay, bulantı nedeni ile beslenememiştim, ve erken doğum nedeni ile de topu topu dört ay beslenebilmişti o.
Her şeye rağmen çok güçlüydü.

İlk şoku atlatıp evimize giderken özel doktorumuzun sözleri hep kulağımızdaydı. '' Kış günündeyiz! Her kes grip! Mevlüt , ziyaret falan dinlemem! Bu çocuğun odasına bir müddet kimse girmeyecek! ''
İnanmazsınız belki ama, odasına kimseyi sokmamamız nedeni ile mahallede Cem ile ilgili bazı senaryolar bile dönmüştü.

Evimin içinde, Cemin üzerinden sevgi dolu maharetli ve şifalı elini hiç eksik etmeyen bir melek vardı. O, Cem ve bizim için en büyük şanstı diyebilirim. En az annem kadar sevdiğim nurlar içinde yatsın sevgili kayın validem, yani Nazike annem tüm şifa bilgilerini Cem için seferber etmişti.
Sonunda Cem kısa sürede gelişip o eksiği kapatmıştı .
Hala uyurken bakıp bakıp, kim bu koca adam diye geçiririm içimden.

Cem benim oğlum. O benim her şeyim.
Ama Cem denince aklıma hemen geliveren bazı şeyler var benim.

Hayata tutunmanın, azmin, ve vaz geçmemenin ısbatı o.
Bir de, her zaman her ihtimale hazır olmanın, gerekliliğinin ısbatı o.
Yeni bir yaşamın başlangıcı...
Cem'den önce, ve Cem'den sonra denen, iki dönemi belirliyor o hayatımda.

O, 26 yıl önce böylesine güzel derslerle giriverdi hayatımıza.
Bu sabah ki yaş günü mesajıma, yaşlandım diye yanıt veren koca bir adam artık o.
O artık annesine kol kanat germeğe çalışan bir erkek .
Benim onun için kaygılanarak söylediğim sözleri,
bana söyleyen bir adam o artık.

Ve fakat;
o bilmez ki hala,
o hastanedeki gibi bakar, o mas mavi ışıl ışıl gözleri bana?
O bilmez ki benim hala,
o üşütmesin diye, içim içimi yer?
Bilmez ki o,
hala içimin ilk günkü gibi titrediğini?

Canımın yongası,
ve o bilmez ki,
o benim yaşı kaç olursa olsun hala,
MAVİŞİM ve VAZ GEÇİLMEZİM?

 

Ayşe Nurhan Karahan

5. Oca, 2017

 

Ve,
önümüzde hep uzunca ve renkli bir merdiven olacak...

O yolda mutlaka bir gün, gözden kaybolacağız.
İnerek ya da çıkarak kaybolmak,
sadece ve sadece bizim seçimlerimiz ile olacak işte...

 

 

ayşe nurhan karahan